Skip to main content

Full text of "Turkish Books - Ahmadiyya Muslim Community"

See other formats


Hz, Mirza Gulam Ahmed 




ISMM INTEIİ NATIONAL. PUBUCATI0N5 I.IMITED 



Hz. Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî (a.s.) 

Müslüman Ahmediye Cemaati'nin kurucusu, 
Vâdedilen Mesih ve Mehdi Hazretleri 



İsa Mesih 
Hindistan'da 



Çeviren 
Dr. Abdulgaffar Han 



Aralık, 2008 

İSLAM INTERNATIONAL PUBLICATIONS LIMITED 



2 



İsa Mesih Hindistan'da 



İsa Mesih Hindistan'da 

Jesus in India 
By: 

Hadhrat Mirza Ghulam Ahmad of Qadian 
Founder of The Ahmadiyya Müslim Community , 
The Promised Messiah and Mahdi 

Turkish Translation 

©islam International Publications Limited 
First published in Turkey, 2008 

Published by: 
islam International Publications Limited 
"Islamabad" 
Sheephatch Lane Tilford, Surrey GU 10 2 AQ 
United Kingdom 

Printed (in Turkey) by: 
Baskı: Vesta Ofset Tel: 0212 445 7252 
Mahmutbey Mh. Deve Kaldırım Cd. Gelincik Sk. No:6/4 Bağcılar 
istanbul, Türkiye 

Translated from Urdu into Turkish by: 
Dr. Abdulgaffar Han 

Ali Rights Reserved 
ISBN: 1 85372 614 1 



İsa Mesih Hindistan'da 



3 



Açıklama 

Vâdedilen Mesih hazretleri "İsa Mesih Hindistan'da" adlı 
eseri 1899 yılında yazmıştır. Bu eser başlı başına mükemmel bir 
kitaptır. Aslında Vâdedilen Mesih hazretleri bu kitabı bir önsöz ve 
on bölümden oluşturmak istemişti. Bunun ikinci cildini de yazmak 
istiyordu. Oysa bu eserde sadece dört bölüm yazabilmiştir. Anlaşı- 
lan kendisi başka eserlerle meşgul olduğu için buna zaman bula- 
madı ve 1908 yılında vefat etti. 

Elimizdeki eserin bazı kısımları Vâdedilen Mesih haz- 
retlerinin sağlığında Urduca ve İngilizce olmak üzere yayınlanan 
"Review of Religions" adlı dergide 1902 ve 1903 yıllarında parça 
parça yayınlandı. Bu eser yazarının ölümünden sonra 20 Kasım 
1908 yılında kitap olarak yayınlandı. 

Eserin çeşitli sayfalarda gerek yazar ve gerekse çevirmen 
tarafından gerekli görülen dipnotlar verilmiştir. Ayrıca sonunda 
"İlave" olarak kitapta söz edilen bazı yazıları, orjinal eserlerinden 
alınarak araştırmalar yapmak isteyenlerin yararına koyduk. Tabi 
ki bu "İlave" kitabın esas parçası değildir. 



Ahmediye Yayınlar Müdürlüğü 
Londra 
Ekim, 2008 



İsa Mesih Hindistan'da 



İsa Mesih Hindistan'da 5 



İçindekiler 

ÖNSÖZ 6 

BİRİNCİ BÖLÜM 19 

İKİNCİ BÖLÜM 53 

îsa Mesih'in çarmıh ölümünden kurtulduğuna dair, Kur'ân-ı 

Kerîm ve sahih hadislerde bulduğumuz tanıklıklar 53 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 60 

Tıp kitaplarından alınan tanıklıklar 60 

Lâ îlâhe İllallah Muhammed'ür-Resûlüllah 69 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM 69 

Tarihî eserlerden elde ettiğimiz tanıklıklar 70 

Birinci Kısım: 71 

îslamî eserlerden derlenip Hz. İsa'nın yolculuğunu ispatlayan 

şâhitlikler 71 

İkinci Kısım: 77 

Budizm eserlerindeki tarih kitaplarından alınan tanıklıklar 77 

Üçüncü Kısım 96 

Hz. İsa'nın Pencap ülkesi ve yöresine gelmesini gerektiren 

faktörlerden sözedip ispatlayan eserlerin tanıklığı 96 

İLAVE 110 



6 



İsa Mesih Hindistan'da 



"Ey Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile hüküm ver. 



Bu kitabı yazmaktaki amacım, müslümanlarla 
hıristiyanların birçok fırkalarının Hz. İsa'nın hayatının ilk ve son 
dönemi hakkındaki yalan yanlış ve korkunç düşüncelerini, gerçek 
olaylar, en mükemmel ve doğru ispatlanmış tarihî şahadetlerle 
yabancı milletlerin eski yazılarına dayanarak ortadan kaldırmaktır. 

Bu düşüncelerin korkunç sonuçları sadece Yüce Allah'ın 
tevhidini talan edip yağma etmiyor, bu ülkenin müslümanlarının 
ahlakî durumuna da devamlı olarak çirkin ve zehirli bir etki yapı- 
yor. Sonra bu gibi aslı astan olmayan hikâye ve masallara inan- 
mak sonucu İslamiyet'in birçok fırkalarında ahlaksızlık, kötü ni- 
yetlilik, katı yüreklilik ve acımasızlık gibi nice manevî hastalıklar 
baş göstermektedir. Ama insanlık için duyulan sempati, merha- 
met, adalet, alçakgönüllülük ve tevazu gibi tertemiz vasıflar gün 
geçtikçe öylesine azalmaya yüz tutmuş ki yakında elveda diyecek 
hale gelecek. Bu katı yüreklilik ve ahlaksızlık yüzünden nice 
müslümanlarla vahşi hayvanlar arasında çok az bir fark görülmek- 
tedir. Cen Met 1 ve Buda dinine bağlı bir kimse bir sivrisinek yahut 
bir pireyi dahi öldürmekten sakınır ve korkar. Fakat ne yazık ki, 



1 Hindu dininde bir mezheptir. Onlara göre herhangi bir hayvanı veya böceği 
öldürmek veya ona eziyet etmek yasaktır. (Çevirmen) 



Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın! 





ONSOZ 



İsa Mesih Hindistan'da 



7 



biz müslümanlardan birçoğu, haksız yere kan dökerek bir kimse- 
nin canına kıyarken, yeryüzündeki bütün canlılardan insan canını 
en değerli kılan kudret sahibi Allah'tan korkmazlar. Böylesine 
katı yüreklilik, merhametsizlik ve acımasızlığın sebebi nedir? Bu- 
nun sebebi, çocukluktan beri onlara anlatılan bu gibi hikâye ve 
masallardır. Kulaklarına ve kalplerine yerleştirilen yerli yersiz, 
olur olmaz cihad meseleleridir. Bunun sonucu onların ahlak du- 
rumu gitgide ölür artık. Kalpleri de bu iğrenç işlerin kötülüğünü 
hissedemez. Hatta biri, gâfil bir kimseyi öldürüp ailesini bir fela- 
kete sürüklediği zaman, büyük bir sevaba girip kendi milleti için 
bir övünç fırsatı elde ettiğini zanneder. Bu durum ülkemizde bu 
gibi kötülükleri önleyecek vaazların yapılmadığından ileri gelir. 
Bazen yapılırsa da bir tesadüftür. Bundan dolayı halkın düşüncele- 
ri en çok fesat kopartan şeylere rağbet eder. Nitekim daha önce de 
milletimin haline acıyarak Urduca, Farsça ve Arapça olarak birta- 
kım eserler yazmış bulunuyorum. Bu eserlerde, müslümanlarda 
bulunan cihad meselesi, kanlı bir imamı beklemeleri meselesi ve 
başka milletlere karşı kin besleme meselesinin ancak bazı aklı kısa 
hocaların uydurmaları olduğunu belirttim. 

Yoksa İslamiyet'te, sadece savunma niteliğinde olan yahut 
zalimleri cezalandırmak veyahut özgürlük için yapılan savaşlar 
dışında kesinlikle din için kılıç çekmeye müsaade edilmez. Sa- 
vunma niteliğinde olan savaşlar da, ancak düşmanların saldırmala- 
rı sonucu can güvenliği tehlikeye düştüğü zaman ihtiyaç duyulan 
savaşlardır. îşte bu üç şer'î cihat vardır. İslamiyet'te dini yaymak 
için bu üç türlü savaşın dışında hiçbir şekilde savaş caiz değildir. 
İşte bu gibi konuları ihtiva eden nice eserleri yazıp büyük masraf- 
lara girerek bu ülkenin dışında Arap, Suriye ve Horasan gibi 
memleketlere de dağıtmış bulunuyorum. Fakat şimdi Yüce Al- 
lah'ın lütfuyla bu gibi batıl ve asılsız inançları gönüllerden söküp 
atmak için nice güçlü deliller, apaçık ispatlar, kesin belgelerle 
tarihi şahadetleri elde etmiş bulunuyorum. 

Bunların doğruluk ışıkları -tabii yayınlandıktan sonra- ya- 
kında müslümanların gönüllerinde bu inançlara karşı şaşırtıcı bir 
değişme meydana geleceğini bana müjdeler. Kesin olarak ümit 
ederim ki, bu gerçekleri kavradıktan sonra İslamiyet'in nice saa- 



8 



İsa Mesih Hindistan'da 



detli adamlarının kalbinden hilm, alçakgönüllülük ve merhametin 
en güzel ve şirin pınarları akacaktır. Bunların manevî bakımdan 
değişmeleri bu ülkeye son derece hayırlı ve uğurlu bir etki yapa- 
caktır. Bunun yanısıra nice hıristiyan araştırıcıların ve hakikate aç 
ve susamış kimselerin benim bu eserimden yararlanacaklarına 
kesin olarak inanıyorum. Demin belirttiğim gibi, bu eseri yazmak- 
taki gayem müslümanlarla hıristiyanların bazı inançlarına girmiş 
bulunan bir hatayı düzeltmektir. Bu da biraz ayrıntılı olarak izahat 
isteyen bir konudur. Aşağıdaki satırlarda bunu açıklamaya çalışa- 
cağım. 

Bilindiği gibi, müslümanlarla hıristiyanların çoğu Hz. İsa 
(a.s.)'ın sağ olarak göğe çıktığına inanıyorlar. Bu her iki grup 
uzun zamandan beri Hz. İsa'nın hâlâ da gökyüzünde sağ olarak 
mevcut olduğuna ve ahir zamanda yeryüzüne ineceğine inanıyor- 
lar. Bu her iki grup, yani müslümanlarla hıristiyanların arasında 
bu hususta inanç bakımından şu fark vardır; hıristiyanlar, Hz. 
İsa'nın çarmıhta öldükten sonra tekrar dirilerek bu maddi vücutla 
göğe çıkıp babasının sağ tarafına oturduğuna, ahir zamanda dün- 
yanın adaleti için tekrar yeryüzüne ineceğine inanıyorlar. Onlar 
İsa Mesih'in dünyanın tanrısı, yaratanı ve sahibi olduğunu, ondan 
başka hiç kimsenin olmadığını söylerler. Onlara göre ancak Hz. 
İsa, dünyanın sonunda her türlü mükâfat ve ceza vermek üzere 
büyük celal ile inecektir. O zaman onu veyahut annesini Tanrı 
olarak kabul etmemiş olan kimse yakalanarak cehenneme atılacak. 
Orada ağlayıp sızlamaktan başka bir çare olmayacaktır. Fakat 
müslümanların adı geçen fırkaları, Hz. İsa'nın ne çarmıha gerildi- 
ğine ne de çarmıhta öldüğüne inanırlar. Onlara göre, Yahudiler 
Hz. İsa'yı çarmıha germek için yakalamak istedikleri sırada Al- 
lah'ın bir meleği onu bu maddi vücuduyla alıp göğe çıkardı. O 
şimdiye kadar gökte sağ olarak mevcuttur. Onun durduğu yer de 
Yuhanna peygamberin yani Hz. Yahya'nın bulunduğu yerdir. 
Bundan başka müslümanlar Hz. İsa için ancak Allah'ın ulu bir 
peygamberi olup ne kendisinin Tanrı ne de Tanrı' nın oğlu oldu- 
ğunu söylerler. Onlar, onun ahir zamanda iki melaikenin omzuna 
dayanarak Şam'ın bir minaresinin yanına veyahut başka bir yere 
ineceğine inanırlar. 



İsa Mesih Hindistan'da 



9 



Onlara göre îsa Mesih iner inmez daha önceden dünyada 
mevcut olup Hz. Fatma'nın soyundan olan îmam Muhammed 
Mehdi ile birlikte, hiç tereddüt etmeden hemen müslüman olan 
kimseler dışında bütün yabancı milletleri öldürecektir. Bunun dı- 
şında hiç kimseyi sağ bırakmayacaktır. Kısaca kendilerine ehli 
sünnet veya ehli hadis diyen müslüman fırkalar -halk onlara 
"vahhabi" der- onlara göre Hz. İsa'nın tekrar yeryüzüne nazil ol- 
masının esas gayesi onun, tıpkı Hinduların büyük tanrısı gibi 2 
bütün dünyayı yok etmektir. Evvela Hz. İsa halkın müslüman ol- 
ması için tehdit edecektir. Yine de halk kâfirliği bırakmamakta 
ısrar ederse hepsini kılıçtan geçirecektir. 

Yine bu müslümanlar, Hz. İsa'nın bu maddi vücutla gök- 
yüzünde sağ olarak bulundurulmasından maksat, İslam devletleri- 
nin zayıf düşeceği sırada onun gökten inip yabancı milletleri mah- 
vetmesi, onları zorla müslüman etmesi, inkâr ettikleri takdirde 
onları öldürmesidir. Adı geçen fırkanın din adamları, özellikle 
hıristiyanlar hakkında, "Hz. İsa gökten ineceği zaman dünyadaki 
bütün haçları kıracaktır, korkunç acımasız davranışlara başvura- 
caktır," diye açıklamalarda bulunurlar. Demin dediğim gibi, 
müslümanlardan özellikle ehli hadis olanlar büyük bir coşkuyla, 
"İsa Mesih daha inmeden önce Fatmaoğullarından olan Muham- 
med Mehdi adlı bir imam ortaya çıkmış olacaktır. İşte o imam 
aslında zamanın halifesi ve padişahı olacaktır. Çünkü o, kureyş 
kabilesinden olacaktır," diye birtakım inançlarını ortaya koyarlar. 
Onlara göre bundan gaye, çabucak kelime-yi şahadet getiren kim- 
senin dışında İslamiyet'i inkâr eden bütün yabancı milletleri öl- 
dürmektir. Onun için ona destek olmak ve yardım etmek için Hz. 
İsa gökten inecekmiş. Gerçi Hz. İsa da kendi başına bir mehdidir. 
Hatta büyük mehdi kendisidir. Fakat zamanın halifesinin Kureyş 
soyundan olması gerektiği için Hz. İsa zamanın halifesi olmaya- 
caktır. Halife ancak Muhammed Mehdi olacaktır. Bunlar, "Bu her 
ikisi bir araya gelip yeryüzünü insanların kanıyla dolduracaklar. 
Öylesine kan dökecekler ki, dünya oldu olalı bunun hiç eşi ve 



2 Metinde "Mahadiv" diye geçer. Bu da Hinduların büyük tanrılarından biri- 
sidir, (çevirmen) 



10 



İsa Mesih Hindistan'da 



benzeri olmayacak. Bunlar dünyaya gelir gelmez kan dökmeye 
koyulacaklar. Ne bir vaaz ne bir nasihat edecekler, ne bir mucize 
ne bir keramet gösterecekler," derler. Yine bunlar, "Gerçi Hz. İsa, 
imam Muhammed Mehdi' ye akıl verici bir vezir niteliğinde ola- 
cak. Hükümet dizginleri ancak Mehdi'nin elinde olacak. Ama 
yine de Hz. îsa, îmam Muhammed Mehdi'yi insanları öldürmesi 
için durmadan kışkırtacaktır. Ve sürekli olarak bu gibi korkunç 
tekliflerde bulunacaktır," derler. Sanki Hz. îsa daha önceki güzel 
ahlak zamanında "Hiçbir kötülüğe karşı koymayın, bir yanağınıza 
tokat yerseniz ötekini de çevirin" diye daha önce vermiş olduğu 
emrin acısını çıkaracakmış. 

İşte müslümanlarla hıristiyanların Hz. îsa hakkındaki 
inançları bunlardır. Gerçi Hıristiyanların aciz bir insana tanrı de- 
meleri büyük bir hatadır. Fakat bazı müslümanlardan ehli hadis 
olup vahhabi denilen kimselerin kanlı Mehdi ve vâdedilen kanlı 
bir Mesih hakkındaki inançları, onların ahlakî durumlarına pek 
kötü bir etki yapmaktadır. Bu kötü etki yüzünden bunlar iyi niyet- 
lilik barış ve dürüstlülükle ne bir milletle iyi geçinebilirler, ne de 
başka bir hükümetin altında en doğru ve tam bir itaat ve vefa ile 
yaşayabilirler. Yabancı milletlere karşı bu gibi zorbalığı reva 
görmenin "yani ya hiç tereddütsüz müslüman olsunlar, ya da hepsi 
öldürülsünler" diye birtakım inançları beslemenin korkunç itiraz- 
lara sebep olacağını aklı başında olan herkes anlar. Bu dinin doğ- 
ruluğunu henüz iyice anlamamış bir kimseyi baskı, zorbalık ve 
öldürmekle tehdit ederek o dine geçirmenin ne kadar iğrenç bir 
yol olduğunu vicdan sahibi olan herkes kolayca anlar. Bu gibi 
metodlarla dinin kalkınıp yükselmesi şöyle dursun, tam tersine, 
her muhalif itiraz etme fırsatı bulur. Bu gibi prensiplerin sonucun- 
da, insanoğluna karşı her türlü sempati gönüllerden tamamen yok 
olur gider. İnsanlığın büyük ahlakından olan merhamet ve adalet 
ortadan kalkar. Bunun yerine kin ve kötü niyetlilik çoğalmaya 
başlar. Geride salt vahşilik kalır, güzel ahlak diye bir şey kalmaz. 
Tabii ki, bu gibi prensipler Cenab-ı Hak tarafından olamaz. Elbet- 
te O'nun yakalayıp sorgulaması, her türlü delilin tamamlanmasın- 
dan sonra olur. 



İsa Mesih Hindistan'da 



11 



Biraz da düşünmek gerekir; Örneğin adamın biri doğru bir 
dini, onun doğruluğunu, onun tertemiz talimatını ve güzelliklerini 
henüz bilmediğinden ve ondan habersiz olduğundan dolayı kabul 
etmezse, böyle bir kimseyi hemen öldürmek mi lazım? Hâlbuki 
böyle bir insan merhamete layıktır. Yumuşaklık ve güzel ahlakla o 
dinin doğruluğu, güzelliği ve manevi yararlılığı kendisine anlatıl- 
malıdır. Yoksa inkâr etmesinin karşılığı kılıç veya tüfekle veril- 
memelidir. Nitekim bu çağın adı geçen İslamiyet fırkaları cihat 
meselesinin yanısıra, "yakın bir zamanda kanlı bir mehdi doğa- 
caktır. Adı İmam Muhammed olacaktır. İsa Mesih de ona yardım 
etmek için gökten inecektir. Her ikisi bir olup İslamiyet'i inkâr 
eden bütün yabancı milletleri öldüreceklerdir," diye inanırlar. İşte 
bu gibi talimat ahlaka taban tabana zıttır. Bu, insanlığın bütün 
güzel kuvvetlerini mahveder. İnsanda vahşi hayvanların duygula- 
rını meydana getirir. Bu gibi inançları olan bir kimse, her millet 
içinde hayatını ikiyüzlülükle sürdürmek zorunda kalır. Hatta ya- 
bancı bir milletin devlet adamlarına karşı da gerçek itaat göster- 
mek kendisi için imkânsızlaşır. Ancak yalancılıkla sahte bir itaat 
göstermeye çalışır. Nitekim İngiliz hükümeti olan şu Hindis- 
tan'da, ehli hadisten demin işaret ettiğimiz bazı fırkalar, İngiliz 
hükümeti altında ikiyüzlü bir hayat tarzını sürdürmektedirler. Ya- 
ni gizli olarak halka kanlı bir dönem hakkında ümitler verirler. 
Kanlı bir Mehdi ve kanlı bir Mesih'i beklemektedirler. Halka me- 
seleleri ona göre öğretirler. Diğer taraftan hükümet yetkilileriyle 
görüştükleri zaman son derece yaltaklanarak, "Aman! Biz bu gibi 
inançlara karşıyız!" derler. Eğer gerçekten karşıysalar, bunu yazılı 
olarak neden yayınlamazlar? Neden kanlı bir Mehdi ve kanlı bir 
Mesih'i dört gözle bekliyorlar. Sanki onlar gelir gelmez hemen 
onlara katılacaklarmış gibi kapıda bekliyorlar. Kısaca bu gibi 
inançları yüzünden bu mollaların ahlakî durumları bir hayli çök- 
müştür. Dolayısıyla artık onlar, yumuşaklık ve barış talimatını hiç 
kimseye ileri sürmeye layık değildirler. Öteki dinlere inananları 
haksız yere öldürmek onlara göre ne yazık ki, dinî bir fariza sa- 
yılmaktadır. Eğer Ehli Hadis 'ten herhangi bir fırka bu inançlara 



12 



İsa Mesih Hindistan'da 



karşı çıkarsa bizi sevindirir doğrusu. Fakat şunu da üzüntüyle be- 
lirtmekten kendimizi alamıyoruz ki, Ehli Hadis 'in bazı fırkala- 
rından olup, kanlı Mehdi ve cihat meselelerine inanan şu gizli 
vahabiler de vardır. Bunların gerçek ve doğru yola aykırı nice 
inançları vardır. Herhangi bir zamanda fırsat bulup öteki dinlere 
inananların hepsini öldürmekle büyük bir sevaba gireceklerini 
zannederler. Oysa bu gibi inançlar; yani İslamiyet'e sokmak için 
bir kimseyi öldürmek veyahut herhangi bir kanlı Mehdi veya kanlı 
Mesih'in dünyaya geleceğine, kan dökeceğine, hatta kan dökmek- 
le tehdit edip İslamiyet'i kalkındıracağına inanmak, Kuran-ı Ke- 
rim ve sahih hadislere tamamen aykırıdır. Yüce Peygamber Efen- 
dimiz (s.a.v.) Mekke'de ve daha sonraları kâfirlerin elinden pek 
üzüntü çekti. Özellikle Mekke'deki on üç yıl her türlü cefa ve 
zulüm altında geçti. Bu eziyetlerin tasavvuruyla bile insanın için- 
den ağlamak gelir. Yüce Peygamberimiz (s.a.v.)'in birçok ashabı 
ve yakınları acımasızca öldürülmedikçe, düşmanına karşı asla 
kılıç kaldırmadı. Onların ağır sözlerine karşı asla ağır kelimelerle 
karşılık vermedi. Kendisine nice eziyetler yapıldı. Birkaç sefer 
zehir bile verildi. Öldürülmesi için nice planlar hazırlandı. Ama 
muhalifleri hep başarısızlığa uğradılar. Fakat Cenab-ı Hakk'ın öç 
alma zamanı gelince, Mekke'nin bütün reisleri, milletin bütün ileri 
gelenleri, "Bu adam artık mutlaka öldürülmelidir," diye oybirli- 
ğiyle karar aldılar. İşte o zaman sevdiklerini, kendisine sadık ka- 
lan ve dosdoğru olanları koruyan Allah, Yüce Peygamberine, "Bu 
şehirde kötülükten başka bir şey kalmadı. Şehir halkı seni öldür- 
meye kararlıdırlar. Sen artık buradan çabucak çık git," diye haber 
verdi. Nitekim Peygamber Efendimiz Allah'ın emriyle Medine'ye 
göç etti. Fakat yine de düşmanları peşini bırakmadılar. Kendisini 
takip etmeye devam ettiler. Her nasıl olursa olsun îslamiyeti yok 
etmek istediler. Kargaşaları son haddini bulunca, nice kimselerin 



3 Ehli Hadis'ten bazı kimseler, büyük bir küstahlık ve haksızlıkla kendi kitap- 
larında, "yakında bir mehdi doğacaktır. O, Hindistan'ın padişahı olan İngilizleri 
kendine esir edecektir. Zamanın hıristiyan padişahı tutuklanarak onun huzuruna 
getirilecektir," diye yazarlar. Bu gibi kitaplar Ehli Hadis'in evlerinde mevcut- 
tur. Bundan başka pek ünlü bir Ehli Hadis yazarının eseri olan "İktirâb'üs-saat" 
adlı kitabın 64. sayfasında da aynı hikâye yazılıdır. (Yazar) 



İsa Mesih Hindistan'da 



13 



kanına girdiklerinden dolayı artık cezayı hak ettiler. îşte o zaman 
müslümanlara yalnız kendi varlıklarını korumak ve savunmak için 
savaşmaya müsaade verildi. Bir de muhalifler, hiçbir savaş ol- 
maksızın yalnız kötülük olsun diye nice masum insanı öldürdükle- 
rinden, onların mallarını gasp ettiklerinden ötürü, kendilerine ve 
yardakçılarına karşı aynı muamelenin yapılmasını hak ettiler. Fa- 
kat Yüce Peygamber Efendimiz Mekke'yi fethettiği zaman bunla- 
rın hepsini affetti. Onun için Yüce Peygamber Efendimiz yahut 
ashâb-ı kirâm yalnız dini yaymak için savaşmış veya birilerini 
zorla İslamiyet'e geçirmiş diye düşünmek bile korkunç bir hata ve 
zulümdür. 

Bir de şu husus unutulmamalıdır ki, o devirde her millet 
İslamiyet'e karşı büyük bir taassup beslemekteydi. Muhalifler bu 
dini yeni bir fırka ve küçük bir cemaat sanarak yok etme planına 
koyuldular. Herkes ne pahasına olursa olsun müslümanların bir an 
önce bu dünyadan silinmelerini veyahut kalkınıp yükselmeleri 
düşünülemeyecek bir şekilde darmadağın olmalarını istiyordu. 
Bundan dolayı, düşman her şeyde olur olmaz sebeplerden 
müslümanlara karşı koymaya çalışırdı. Bir milletin içinden biri 
müslüman olduğu zaman ya hemen oracıkta öldürülürdü veyahut 
hayatı büsbütün tehlikeye düşerdi. Böyle bir anda Cenab-ı Hak bu 
yeni Müslümanlara merhamet edip büyük taassup güden güçleri 
ceza olarak öyle bir duruma getirdi ki, onlar İslamiyet'e vergi 
ödemek zorunda kalıp İslamiyet'e özgürlük kapılarını açtılar. 
Bundan gaye, inananların yolundaki her türlü engeli ortadan kal- 
dırmaktı. Bu, Yüce Allah'ın dünyaya olan lütfuydu. Bunda hiç 
kimsenin zararı yoktu. Bilindiği gibi, şimdiki zamanımızda ya- 
bancı milletten olan padişahlar, İslamiyet'in din özgürlüğüne en- 
gel değiller. îslamî vecibelerin yerine getirilmesini yasaklamazlar. 
Kendi milletinden olup İslamiyet'i seçenleri öldürmüyorlar, onları 
hapse attırmıyorlar, onlara çeşitli eziyetler vermiyorlar. Öyleyse 
İslamiyet onlara karşı neden kılıç çeksin. İslamiyet hiçbir zaman 
zor kullanmayı öğretmemiştir. Bu açık bir gerçektir. Eğer Kuran-ı 
Kerim ile bütün hadis kitaplarını ve tarih eserlerini inceleyecek 
olursak, insan bunları, mümkün olduğu kadar dikkatle okuyacak 
ya da dinleyecek olursa ve bu hususta geniş bilgiler elde ederse, 



14 



İsa Mesih Hindistan'da 



"İslamiyet, dinin yayılması için zor kullanarak kılıç çekti" diye 
edilen itirazın son derece asılsız ve utanç verici olduğunu kesin 
olarak anlayacaktır. Bu, aslında bağnazlıktan uzak kalarak Kur' ân 
ile hadisi ve İslam tarihi ile ilgili güvenilir eserleri araştırmadan 
yalan ve iftira atanların kafalarının ürünüdür. Fakat hakikate aç ve 
susamış kimselerin, bu iftiraların foyasının meydana çıkacağını 
yakın bir zamanda anlayacaklarını adım gibi biliyorum. Biz, 
Kur' ân gibi kitabı olup, içinde Lâ ikrâhe fi'ddin "kimseyi dine 
geçirmek için zor kullanmak caiz değildir," yazılı olan bir dine 
kaba kuvvetli bir din diyebilir miyiz? Mekke hayatında gece gün- 
düz on üç yıl boyunca bütün arkadaşlarına, "Beyler sabredin! Sa- 
kın kötülüğe karşılık vermeyin!" diye nasihat eden Yüce Peygam- 
bere kaba kuvvetli bir kimse diyebilir miyiz? Hâşâ! 

Fakat düşmanların kötü muamelesi haddi aşınca, İslami- 
yet'i yok etmek için bütün kaba kuvvetler var gücüyle karşı ko- 
yunca bu davranış İlâhî azâmete dokundu. Bunun sonucu Yüce 
Allah, "Kılıç çeken kılıçla öldürülsün," diye karar verdi. Yoksa 
Kuran-ı Kerim, asla kaba kuvvet ve zor kullanmaktan yana değil- 
dir. Dinde zorlama caiz olsaydı Yüce Peygamber Efendimizin 
ashabı çeşitli sınavlarda gerçek müminler gibi asla doğruluk gös- 
teremezlerdi. Fakat Yüce Peygamber Efendimizin ashabının gös- 
terdiği vefakârlıkları burada anlatacak değiliz. Buna ihtiyaç da 
yoktur. Bu hiç kimseden gizli saklı değildir. Onların gösterdikleri 
vefa ve fedakârlık örnekleri öylesine aşikârdır ki, diğer milletlerde 
bunun benzerine rastlanamaz. Adı geçen vefalı millet, vefakârlık 
ve doğruluğu kılıçlar altında elden bırakmadıkları gibi, Yüce Pey- 
gamberleri eşliğinde de üstün bir doğruluğu ortaya koymuşlardır. 
İnsanın kalbi ve göğsü iman nuruyla aydınlanmadıkça böyle bir 
doğruluk sergilenmez. Kısacası, İslamiyet'te zor kullanmanın hiç 
yeri yoktur. İslam savaşları üç kısımdan dışarı çıkmaz: 

1 . Savunma niteliğinde; yani kendi kendini korumak için. 

2. Cezalandırma niteliğinde; yani kana kan! 



4 Bakara Sûresi: 257 



İsa Mesih Hindistan'da 



15 



3. Özgürlüğü sağlamak için; müslüman olanları öldürenle- 
rin ve onlara engel olanların gücünü kırmak için yapılan 
savaşlar. 

İslamiyet'te bir kimseyi öldürme tehdidiyle, zor kullanarak 
dine geçirmek yoktur. Durum böyleyken, kanlı bir Mehdi veyahut 
kanlı bir Mesih'i beklemek tamamen anlamsız ve saçmalık olur. 
Kur' ân talimatına aykırı olarak insanları kılıç ucuyla müslüman 
yapan birinin gelmesi imkânsızdır. Bu, anlaşılmayacak bir mesele 
değildi. Anlaşılmasında güçlükler de yoktu. Aslında kendini bil- 
mez birtakım kimseleri, nefsanî arzuları bu inanca meylettirdi. 
Çünkü bizim hocalarımız bu hususta aldanıyorlar. Onlar Meh- 
di' nin savaşları neticesinde ellerine toplanamayacak kadar bol 
miktarda malın geçeceğini zannederler. Hele bugünlerde bu ülke- 
nin hocalarının eli pek dardadır. Bunun için gece gündüz böyle 
Mehdi' yi beklemektedirler. Belki de böylece nefsanî arzuları ye- 
rine gelir. Onun için böyle bir Mehdi 'nin geleceğini inkâr edene 
karşı düşman kesilirler. Böyle bir kimse hemen kâfir sayılıp İsla- 
miyet dairesinden çıkmış zannedilir. Nitekim ben de bu sebepten 
dolayı bunların katında kâfirim. Çünkü ben böyle bir kanlı Mehdi 
ve Mesih'in geleceğine inanmıyorum. Hatta böyle saçma inanç- 
lardan nefret ediyorum. Onların bana kâfir demeleri sadece inan- 
dıkları bu uyduruk Mehdi ve Mesihi inkâr etmemden değildir. Bir 
de şu sebep vardır: Ben, Cenab-ı Hak'tan ilham alarak gerçek ve 
hakiki Vâdedilen Mesih ve aynı zamanda gerçek Mehdi olduğumu 
ilan ettim. Hakkında İncil ve Kur' ân' da müjdeler bulunan, hadis 
kitaplarında geleceğine dair vaatler bulunan işte benim. Fakat kı- 
lıçsız ve tüfeksiz! Yüce Allah bana "Yumuşaklık, ağırbaşlılık, 
alçakgönüllülük ve uysallıkla insanların dikkatini Hak olan, ezeli 
ve hiç değişmeyen, en üstün kutsallık, ağırbaşlılık, rahmet ve ada- 
let sahibi olan Tanrı' ya çevir" diye buyurdu. 



16 



İsa Mesih Hindistan'da 



Bu karanlık çağın nuru ancak benim! Beni izleyen kimse, 
şeytanın karanlıkta yürüyenlere kazdığı çukur ve hendeklerden 
korunacaktır. O beni, dünyayı barış ve yumuşaklıkla Hakk'a kıla- 
vuzluk edeyim diye, İslamiyet'te ahlakî değerleri tekrar yerleşti- 
reyim diye gönderdi. Yine O, hakkı arayanlara teselli olsun diye 
bana semavî mucizeler de ihsan etti. O, beni desteklemek için pek 
şaşırtıcı işler yaptı. Cenab-ı Hakk'ın kutsal kitaplarına göre doğru 
bir kimseyi tanımak için bir ölçü olan gaybî kelam ve gelecekle 
ilgili gizli sırlarını bana açtı. Pek yüce marifetli bilgiler ve ilimleri 
bana ihsan etti. Onun için hakkı istemeyen ve karanlıktan hoşla- 
nan kimseler bana karşı düşman kesildi. Fakat ben yine de elim- 
den geldiğince insanlığa iyilik yapmak istedim. 

Nitekim bu zamanın hıristiyanlarına en büyük iyilik, onları 
gerçek Tanrıya, doğup ölmek ve eziyet çekmek gibi türlü eksiklik- 
lerden uzak olan Tanrı' ya davet etmektir. O Tanrı, ilk baştaki bü- 
tün cisim ve gezegenleri yuvarlak bir şekilde yaratarak kendi tabi- 
at kanununa şöyle bir hidayet nakşetti. "Bu cisimlerin yuvarlaklığı 
gibi O'nda da bir vahdet ve teklik bulunmaktadır." Nitekim düz 
cisimlerden hiçbiri üç köşeli olarak yaratılmamıştır. Yüce Allah'ın 
ilk yarattığı cisimler, mesela yer, gök, güneş, ay, bütün yıldızlar 
ve bütün cisimler hep yuvarlaktır. Bunların yuvarlaklığı tevhidi 
göstermektedir. Nitekim hıristiyanlara karşı, onları Yüce Allah'a 
kılavuzluk etmekten daha büyük sempati ve gerçek sevgi düşünü- 
lemez. O Allah'ın yarattığı şeyler kendisini teslîs'ten uzak tutar. 

Müslümanlara karşı yapılacak en büyük iyilik ise, onların 
ahlakî durumlarını düzeltmektir. Onların, kanlı bir Mehdi ve Me- 
sih'i boş yere beklemek gibi yanlış inançlarını ortadan kaldırmak- 
tır. Böyle bir inanç îslam talimatına taban tabana zıttır. Demin de 
yazdığım gibi, zamanımızdaki bazı din adamlarının, kanlı bir 
mehdinin gelip kılıç gücüyle İslamiyet'i yayacağına dair düşünce- 
leri Kur' ân talimatına tamamen karşı olup nefsanî arzulardan öte 
bir şey değildir. Efendi ve hakkı seven bir müslümanın bu gibi 
düşüncelerden vazgeçmesi için Kur' ân talimatını dikkatle okuma- 
sı, üstünde durarak uzun uzun düşünmesi yeterli olacaktır. Şöyle 



5 Teslis: Hıristiyanların üç tanrıya inanmalarına teslis denir (çevirmen) 



İsa Mesih Hindistan'da 



17 



bir düşünsün; acaba Cenab-ı Hakk'ın yüce kelamı, bir kimsenin 
öldürme tehdidiyle dine geçirilmesine neden karşıdır? Kısacası, 
yalnız bu delil bile bu gibi inançların boş ve asılsız olduğunu is- 
patlamak için yeterlidir. Fakat benim sempati duymam, adı geçen 
inançların boş ve asılsız olduğunu tarihî olaylar ışığında da kanıt- 
lamamı gerektiriyor. Nitekim bu kitabımda, Hz. İsa'nın çarmıhta 
ölmediğini, göğe de çıkmadığını ispatlayacağım. Aynı zamanda 
onun tekrar gökten yeryüzüne ineceğini ümit etmemek gerekir. 
Kendisi yüz yirmi yaşında Keşmir'in Sirinagar şehrinde vefat 
etmiştir. Sirinagar 'ın Hanyâr mahallesinde kabri de mevcuttur. 

Bu konuya açıklık getirmek için araştırmalarımı on bölüme 
ve bir sonsöz'e ayırdım. 

1 . Bu hususla ilgili İncil'de bulduğumuz tanıklıklar. 

2. Kur' ân ve hadiste bulduğumuz tanıklıklar. 

3. Tıp kitaplarında bulduğumuz tanıklıklar. 

4. Tarih kitaplarında bulduğumuz tanıklıklar. 

5. Ağızdan ağza devam edegelen tanıklıklar. 

6. Aynı görüşteki ipuçlarından edindiğimiz tanıklıklar. 

7. Akla uygun tanıklıklar. 

8. Cenab-ı Hakk'ın vahyi ile elde ettiğimiz tanıklıklar. 

9. Dokuzuncu bölümde hıristiyanlıkla İslamiyet arasında 
kısa bir karşılaştırma yapılacak, İslam dininin doğrulu- 
ğu için deliller açıklanacaktır. 

10. Onuncu bölümde ise Cenab-ı Hakk'ın, beni hangi işler 
için görevlendirdiğinden bahsedilecektir. Aynı zaman- 
da O'nun tarafından Vâdedilen Mesih olarak gönderil- 
diğime dair ispatlar açıklanacaktır. 

Kitabın sonunda da bir "sonsöz" bölümü yer alacaktır. Ora- 
da birtakım önemli talimatlar yazılacaktır. Sayın okuyucuların bu 
eseri dikkatle okumalarını umarım. 

Bu eserde yer alan gerçekleri kötü zan ile sakın elinizden bı- 
rakmayınız. Biliniz ki, bu araştırmalarımız sıradan bir tetkik de- 



18 



İsa Mesih Hindistan'da 



ğildir. Bütün delil ve ispatlar, son derece araştırma ve inceleme- 
lerden geçirilerek ortaya konmuştur. Biz Cenab-ı Hak'tan niyaz 
ederiz ki, O bu işte bizim yardımcımız olsun. Kendisinin özel il- 
hamı ve ilkâsıyla 6 gerçeğin üstün ışığını bize ihsan etsin. Çünkü 
doğru bilgi ve katışıksız marifet ancak O'ndan inip O'nun lütfuyla 
gönüllere kılavuzluk eder. Amin, sümme Amin! 

Mirza Gulam Ahmed 

Kadiyan 

25 Nisan 1899 



6 Yüce Allah tarafından İlham yoluyla bazı şeylerin kalbe indirilmesi. 



İsa Mesih Hindistan'da 19 



BİRİNCİ BÖLÜM 



20 



İsa Mesih Hindistan'da 



Biliniz ki, hıristiyanların inançlarına göre Hz. îsa (a.s.), 
Y ahuda İskiriyüti'nm yaptığı kötülükten dolayı yakalanarak çar- 
mıhta öldürülmüş, sonra dirilerek göğe çıkmış deniliyorsa da İn- 
cil'i dikkatle okuduğumuzda bu inancın tamamen boş ve asılsız 
olduğu meydana çıkar. Nitekim Matta, Bab 12, Ayet 40'da şöyle 
yazılıdır: "Nasıl ki Yunus, balina balığı karnında üç gün üç gece 
kalmışsa, tıpkı onun gibi Ademoğlu da yer altında üç gün üç gece 
kalacaktır." Bilindiği gibi Yunus peygamber, balina balığının kar- 
nında ölmedi, en fazla kendinden geçerek baygınlık geçirmiş ola- 
bilir. Cenab-ı Hakk'ın yüce kitaplarına göre Yunus peygamber, 
balina balığının karnında diriydi ve diri olarak dışarı çıktı. Onun 
milleti eninde sonunda kendisine inandı. Eğer Hz. İsa (a.s.) yer 
altında 7 ölü olarak kalmışsa, o zaman bir ölüyü diriye benzetmek 
ne anlama gelir? Bir ölü ile diri arasında ne münasebet vardır? 
Aslında îsa peygamber doğru bir kimseydi. Kısaca, Hz. İsa'nın 
Hindistan ülkesine gelip başka milletlerle karışmış olan şu kaybo- 
lan koyunları arayıp bulması şarttı. Daha sonraki sayfalarda Hz. 
İsa'nın gerçekten Hindistan'a geldiğini ispatlayacağız. Kendisi 
ağır ağır, çeşitli bölgelere uğradıktan sonra Keşmir'e vardı ve 
îsrailoğullarının kaybolan koyunlarının Buda dinine geçtiklerini 
öğrendi. Onlar da kendisini, tıpkı Yunus peygamberin milletinin 
onu kabul ettiği gibi kabul ettiler. Doğrusu böyle olması da gerek- 
liydi. Çünkü İsa Mesih İncil'de kendisinin Îsrailoğullarının kaybo- 
lan koyunlarına gönderildiğini bizzat ifade etmiştir. Buna ilaveten 
o, sevgilisi Yüce Allah'ın kendisini lanetli ölümden koruyacağını 
biliyordu. Onun için kendisi Yüce Allah'tan vahiy alarak adı ge- 
çen misali gaybî bir haber olarak önceden bildirmişti. Bu misalde 
kendisinin çarmıhta ölmeyeceği ve lanet tahtası üzerinde canının 
çıkmayacağını önceden söylemişti. Tam tersine, tıpkı Yunus pey- 
gamber gibi, İsa peygamber de bir baygınlık geçirecekti. îsa Me- 



7 Metinde yanlışlıkla "balık" yazılmıştır, (çevirmen) 



İsa Mesih Hindistan'da 



21 



sih, adı geçen misalde kendisini kastediyor. Yani kendisi günün 
birinde yer altından çıkıp milletine kavuşacaktı. Tıpkı Yunus pey- 
gamber gibi, o da kendi milletince sayılıp sevilecekti. Nihayet, 
daha önceden verilen bu haber de gerçekleşti. Çünkü İsa Mesih de 
yer altından çıkıp, Keşmir, Tibet ve doğu memleketlerinde yaşa- 
yan milletlerine gitti, isa'dan 721 yıl önce Asur kralı Şalmenzer, 
îsrailoğullarından on kabileyi Sameriye şehrinden tutsak olarak 
götürmüştü. Bunlar Hindistan'a gelip bu ülkenin çeşitli bölgele- 
rinde yerleştiler. Bundan dolayı îsa Mesih'in bunlara gitmesi şart- 
tı. Cenab-ı Hak tarafından kendisine verilen peygamberliğin temel 
gayesi de ortadan kaybolup Hindistan'ın çeşitli bölgelerinde yer- 
leşen yahudilerle görüşmesiydi. Aslında Benî İsrail'in kaybolan 
koyunları da bunlardı. Bu ülkelere gelerek atalarının dinini terk 
ederek çoğu Buda dinine geçtiler. Daha sonra gitgide putperestliğe 
vardılar. Nitekim Dr. Bernier de kendi yazdığı "Seyahatname" 
adlı eserinde birçok bilginlere dayanarak Keşmir halkının Yahudi 
olup, Asur kralının dönemindeki karışıklıklar zamanında bu ülke- 
ye geldiklerini yazar. 9 

Çarmıha gerilerek ölmekten kurtulması da gerekliydi. Çün- 
kü Kitab-ı Mukaddes'te, "Çarmıha gerilerek ölen kişi lanetlidir," 
diye yazılıdır. Ama lanet yaftasını İsa gibi bir peygamberin boy- 
nuna asmak düpedüz zulüm ve haksızlıktır. Çünkü bütün dil bil- 
ginlerince lanet kavramı ancak kalbe bağlıdır. Mel'un kime denir 
biliyor musunuz? Kalbi gerçekten Allah'tan uzaklaşıp simsiyah 
olan, Allah'ın rahmetinden nasipsiz, O'nun sevgisinden yoksun, 
O'nun irfanından bomboş ve mahrum, şeytan gibi kör ve nasipsiz, 
sapıklık zehriyle dopdolu, içinde Allah sevgisi ve irfan nuru ol- 
mayan, her türlü şefkat ve vefa bağları kopmuş olan, kendisiyle 
Allah arasında kin, nefret, iğrenti ve düşmanlık bulunan kimseye 
melûn denir. Hatta Cenab-ı Hak ona, o da Cenab-ı Hakk'a düşman 
kimse demektir. Allah ile onun arasında bezginlik bulunan kimse- 
ye melûn denir. Yani her bakımdan şeytanın varisi olan kimse 



Bundan başka nice Yahudiler Babil hadiselerinden sonra doğu ülkelerine 
sürüldüler. (Yazar) 
9 Bkz. Dr. Bernier Seyahatnamesi, c.2 s. 99 (Yazar). 
Kitabın sonundaki "ilave" no: 10' a bakınız (çevirmen) 



22 



İsa Mesih Hindistan'da 



demektir. Bundan dolayı "leîn" (lanetlenmiş) şeytanın adıdır. 
Doğrusu melûn kelimesinin kavramı öylesine çirkin ve iğrençtir 
ki, kalbinde Allah sevgisini taşıyan hiçbir doğru ve efendi kimse 
için asla kullanılamaz. Ne yazıktır ki, Hıristiyanlar bu inancı uy- 
durdukları zaman lanet kelimesinin mefhumunu hiç incelememiş- 
ler. Yoksa böylesine çirkin bir sözcüğü Hz. îsa gibi doğru bir in- 
sana yakıştıramazlardı. Acaba biz, "bir zamanlar îsa Mesih'in 
kalbi gerçekten Cenab-ı Hak'tan uzaklaşmış, O'nu inkâr etmiş, 
O'ndan bezmiş ve Yüce Allah'a düşman kesilmişti," diyebilir 
miyiz? Yine biz, "acaba îsa Mesih'in gönlünün bir zamanlar Al- 
lah'tan uzaklaştığını, Allah'a düşman kesildiğini ve inkâr karanlı- 
ğına boğulduğunu hissetmiş," diye düşünebilir miyiz? Hâşâ! Eğer 
hiçbir zaman İsa Mesih'in başına böyle bir hal gelmemişse, tam 
tersine o, daima aşk ve irfan nuruyla dopdolu olarak yaşamışsa, o 
zaman ey aklı başında olan kimseler! Burada biraz düşünün! Biz- 
ler, "Bir zamanlar İsa'nın kalbine bir lanet değil, Tanrı'nın binler- 
ce laneti bütün niteliğiyle inmişti," nasıl diyebiliriz? Hâşâ ve aslâ! 
Öyleyse kendisinin lanetlenmiş olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Ne 
yazık ki, insanoğlu bir söz söyledikten sonra veya bir inancı iyice 
benimsedikten sonra, her ne kadar o inancın foyası meydana çıksa 
da onu bırakmak istemez. Doğrusu kurtuluş arzusu eğer üstün bir 
hakikate dayanıyorsa o zaman övgüye şayandır. Fakat bu ne biçim 
kurtuluş dileğidir ki, bunda bir hakikat kana bulanır. Yüce bir 
peygamber, üstün bir insan için adeta, "bir zamanlar Allah ile olan 
bütün bağları kopmuş, gönül bağlılığı ve beraberliği yerine taban 
tabana zıtlık ve aykırılık, düşmanlık ve bezginlik meydana gelmiş, 
nur yerine onun kalbine karanlık çökmüştü," diye inançlar besle- 
nir mi? Hâşâ! 

Şunu da unutmayalım ki, böyle bir düşünce sadece Hz. 
İsa'nın peygamberlik ve risâlet şanına aykırı değil, aynı zamanda 
onun İncil'de yer yer dile getirdiği üstünlük iddiası, tertemiz ol- 
ması, sevgi ve marifetine de aykırıdır. Nitekim İncil'i okuyun. 
Göreceksiniz ki, Hz. İsa, "Ben cihanın nuruyum, ben hâdiyim, 



Bkz. Lügat kitapları: Lisan-ul Arab, Sahhah-ı Cevheri, Kamus, Muhit, 
Tac'ul-arûs v.s. (Yazar) 



İsa Mesih Hindistan'da 



23 



benim Tanrı ile üstün sevgi bağlarım vardır. O beni en temiz ola- 
rak yarattı. Ben, O'nun biricik sevgili oğluyum," diye iddialarda 
bulunur. Bu gibi hiç kopmayan yüce ilişkilere rağmen bu lanet 
kavramı îsa Mesih'in kalbi için nasıl doğru olabilir? Hâşâ! Bu da 
gösteriyor ki, İsa Mesih çarmıha gerilerek öldürülmedi. Kendisi 
çarmıh sonucundan uzaktır. Çarmıha gerilerek öldürülmemiş ol- 
duğuna göre lanet kavramından da uzaklaştırılmıştır. İşte böylece 
göğe hiç çıkmamış olduğu da ispatlanmış oldu. Çünkü göğe çık- 
ması da bu planın bir parçası ve çarmıha gerilerek öldürülmek 
istenmesi de bu komplonun bir kısmıydı. Nitekim onun lanetlen- 
mediği ve üç gün için de olsa cehenneme girmediği ve çarmıha 
gerilerek asla ölmediği ispatlanınca, bu planın ikinci kısmı olan 
İsa'nın göğe çıkmasının da asılsız olduğu kendiliğinden ortaya 
çıkmış oldu. Bu konu üzerine İncil'e dayanarak aşağıdaki satırlar- 
da yazacağımız birçok delil daha vardır. 

İsa'nın ağzından çıkan şöyle bir söz de vardır, "Ben dirildik- 
ten sonra sizden önce Galil'e varacağım," (Bkz. Matta, Bölüm 26, 
ayet 23) Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, İsa Mesih mezardan çıktık- 
tan sonra göğe değil, Galil'e gitmişti. Sonra İsa Mesih'in "Ben 
dirildikten sonra," demesi, öldükten sonra dirilmek manasına gel- 
mez. Aslında İsa Mesih ileride yahudilere ve öteki insanlara göre 
çarmıha gerilerek ölmüş bilinecekti. Onun için İsa Mesih daha 
önceden, onların ileride edinecekleri görüşlere göre bu gibi sözleri 
kullanmıştır. Doğrusu, böyle bir adam çarmıha gerildikten sonra, 
el ve ayaklarına çiviler çakılır ve çektiği bu acıdan dolayı baygın- 
lık geçirerek bir ölü gibi olursa ve böyle bir şokun etkisinden kur- 
tulup ayılarak kendine geldiğinde "Ben tekrar dirildim" demesi 
mübalağa değildir. Şüphesiz İsa Mesih'in bu kadar korkunç bir 
hâdiseden sağ olarak kurtulması, bir mucizeden başka birşey de- 
ğildir. Fakat onun çarmıh üzerinde öldüğünü söylemek yanlıştır. 
Gerçi İndilerde bu gibi sözler mevcuttur, fakat bu da, İncil yazar- 
larının öteki nice tarihî olayların anlatımında yaptıkları hata gibi 
bir hatadır. İncilleri tefsir eden araştırmacılara göre İnciller aşağı- 
daki iki kısma ayrılır: 

1. Havarilerin doğrudan doğruya Hz. İsa'dan öğrendikleri 
dinî talimattır. Bu bölüm İncil'in özüdür. 



24 



İsa Mesih Hindistan'da 



2. Tarihî olaylardır. Örneğin Hz. İsa'nın soyağacı, onun 
yakalanması, hırpalanıp dövülmesi ve yine İsa'nın za- 
manında mucizeler gösteren bir havuzun bulunması vs. 
Bu gibi şeyleri İncil yazarları kendi taraflarından yazdı- 
lar. Bu sözler İlahî ilham değildir. 
Bunları, İncil'i yazanlar kendi görüşlerine göre yazdılar. 
Birçok yerlerde olayları abartarak yazdılar. Nitekim bir yerde, 
"İsa Mesih'in yaptığı işler ve gösterdiği mucizeler kitaplarda ya- 
zılsaydı, bu kitaplar yeryüzüne sığmazdı," deniliyor. Bu ne kadar 
abartıdır. 

Bir de İsa Mesih'in başından geçen bu olayı ölümle tabir 
etmek yanlış bir deyim değildir. Her millette hemen hemen bu 
gibi deyimler bulunur. Adamın biri öldürücü bir hâdiseye yaka- 
landıktan sonra kurtulursa ona, "yeniden dirildi," denir. Bu gibi 
sözler herhangi bir millet veyahut ülkedeki konuşmalarda yavan 
bir deyim sayılmaz. 

Bu gibi delillerden aşağıdaki durum da dikkate şayandır. 

Londra kütüphanelerinde de bulunan Barnabas İncilfnde 
Hz. İsa'nın çarmıha gerilerek ölmediği yazılıdır. Biz bundan aşa- 
ğıdaki sonuca varabiliriz. Bu eser öteki İndilerden sayılmayıp 
kesin bir karar verilmeksizin reddedilmiştir. Fakat çok eski bir 
eser olup, yazıldığı çağ da öteki İndilerin kaleme alındığı çağa 
rastlar. Bu eski eseri, eski çağların bir tarih kitabı olarak telakki 
edip tarih kitapları seviyesine koyarak bundan istifade etmeye 
hakkımız yok mu? Veyahut hiç olmazsa bu kitabı okuduktan son- 
ra, İsa Mesih'in çarmıha gerilerek öldürülmek istendiği zamanda- 
ki bütün insanlar Hz. İsa'nın çarmıh üzerinde öldüğüne inanmı- 
yorlardı, diye bir sonuç ortaya çıkmıyor mu? Bir de bu dört İn- 
cil'de birtakım istiareler vardır. Örneğin, ölmüş kişiye "ölmedi, 
uyuyor," deniliyorsa, baygın bir kişiye "ölüdür" denilmesi uzak 
bir ihtimal mi? Yukarıda yazdığımız gibi, bir peygamberin sözle- 
rinde yalanın yeri yoktur. İsa Mesih, kendisinin üç gün mezarlıkta 
kalmasını Yunus peygamberin balina balığının karnında üç gün 
kalmasına benzetir. Bundan da anlaşıldığı gibi, nasıl Yunus pey- 
gamber balık karnında üç gün sağ olarak kaldıysa tıpkı onun gibi 



İsa Mesih Hindistan'da 



25 



İsa Mesih de mezarlıkta üç gün sağ olarak kaldı. O zamanki 
yahudilerin kabirleri günümüzdeki kabirlere benzemezdi. O za- 
manki kabirler, içi geniş küçük bir odaya benzerdi. Bir tarafında 
küçük bir pencere de bulunurdu. Bu pencere büyük bir taşla kapa- 
tılırdı. Yeri gelince ilerideki sayfalarda zamanımızda Keşmir'in 
Sirinagar şehrinde ortaya çıkarılan Hz. İsa'nın kabrinden söz ede- 
ceğimiz kabir de Hz. İsa'nın baygın olarak yatırıldığı kabrin aynı- 
sıdır. 

Yukarıdaki satırlarda İncil'in bir ayetine dayanarak Hz. 
İsa'nın kabirden çıktıktan sonra Galil'e doğru gittiğini yazdık. 
Markus İncil'inde ise, "O, kabirden çıktıktan sonra Galil'e doğru 
giderken yolda göründü. Nihayet kendisi onbir havariyle görüştü. 
Onlar o zaman yemek yiyorlardı. El ve ayaklarındaki yaraları on- 
lara gösterdi. Onlar onu bir hortlak sandılar. O da onlara, "bana 
dokunun ve bakın, ruhun bedeni, kemiği olmaz. Fakat bende bun- 
ların hepsini görüyorsunuz," dedi. Daha sonra onlardan bir parça 
kızartılmış balık ve bal peteği alıp gözleri önünde yedi." (Bkz. 
Markos, bölüm: 16, ayet: 14, Luka bölüm:24, ayet: 39,40,41,42) Bu 
ayetlerden de anlaşıldığı gibi, İsa Mesih asla göğe çıkmadı. Ka- 
birden çıktıktan sonra Galil'e gitti. İnsanlar gibi normal beden ile 
normal giysiler giymişti. Eğer öldükten sonra dirilmiş olsaydı, o 
zaman bir hortlakta çarmıhtan aldığı yaraların izi nasıl kalabilirdi? 
Bu hortlağın ekmek yemesine de ihtiyaç yoktu. Eğer o durumda 
ekmeğe ihtiyacı vardıysa o zaman şimdi de ekmeğe ihtiyacı vardır 
demektir. Sayın okuyucuların hiç aldanmamaları gerekir. Eski 
yahudilerin çarmıhıyla, kurtulması imkânsız olan bugünkü idam 
sehpası birbirine hiç benzemez. Eski zamanlardaki çarmıhta idam 
edilen kişinin boynuna ip geçirilmezdi. Ayaklarının altından sehpa 
çekilerek aşılmazdı. Sadece çarmıha gerilen kişinin el ve ayakları- 
na çivi çakılırdı. Böyle bir kimsenin kurtulması da mümkündü. 
Şöyle ki, idama mahkûm olan kişi çarmıha gerilir, çiviler çakılır. 
Bir iki gün içerisinde bağışlanmasına karar verilirse, çektiği ezi- 
yetle yetinilir, kemikleri kırılmadan çarmıhtan sağ olarak indirilir- 
di. Kesin olarak idam edilmek istenen kişi en azından üç gün çar- 
mıhta böylece gerilmiş olarak bırakılırdı. Su, ekmek gibi şeyler 



26 



İsa Mesih Hindistan'da 



yanına yaklaştırılmazdı. Üç gün için güneşte öylece bırakılırdı. 
Daha sonra kemikleri kırılırdı ve nihayet bunca eziyetleri çektik- 
ten sonra adam ölürdü. Fakat Cenab-ı Hakk'ın lütfü, Hz. İsa'yı 
hayata son verecek derecede olan eziyetten korudu. İndileri dik- 
katle okuduğunuz zaman anlayacaksınız ki, Hz. İsa çarmıhta ne üç 
gün kalmış, ne üç gün boyunca açlık ve susuzluk çekmiş ne de 
onun kemikleri kırılmıştır. Sadece yaklaşık iki saat kadar çarmıhta 
kalmıştır. Cenab-ı Hakk'ın lütfü ve rahmeti Hz. İsa için öylesine 
bir vesile ve tedbir sağlamıştı ki, kendisinin Cuma gününün son 
saatlerinde çarmıha gerilmesine karar verildi. Günün batmasına 
çok az zaman kalmıştı. Ertesi gün cumartesi günü olup 
yahudilerin fısıh bayramıydı. Birinin cumartesi gecesi veyahut 
cumartesi günü çarmıh üzerinde gerili kalması yahudilerce haram 
ve ceza gerektiren bir suç sayılırdı. Müslümanlar gibi yahudiler de 
ay hesabına göre takvimi uygularlardı. Güne nazaran geceye önce- 
lik tanınırdı. Bir yandan onun kurtuluşu için yeryüzünde bu gibi 
tedbirler ortaya çıktı. Diğer yandan Cenab-ı Hak bir takım semavî 
tedbirleri de şöyle meydana getirdi: "(Öğleden sonra) saat altıya 
doğru bir kasırga koptu. Bunun sonucu ortalığa bir karanlık çöktü. 
Bu karanlık üç saat devam etti." (Bkz. Markos, bölüm 15, ayet 33) 
Adı geçen "saat altı" kelimesi, öğleden sonra, öğleyin saat 
onikiden sonra akşamleyin olan saat altı demektir. Yahudiler orta- 
lığı kaplayan bu korkunç karanlık yüzünden telaşa kapıldılar. 
"Aman cumartesi gecesi başlamak üzeredir. Cumartesi gecesinde 
suçlu olup bir cezaya uğramayalım" diye kaygıya düştüler. Onun 
için onlar hemen İsa Mesih'i de, onunla birlikte çarmıha gerilen 
iki hırsızı da çarmıhtan indirdiler. Bununla birlikte semavî bir 
vesile daha ortaya çıktı. Mahkeme sandalyesini işgal eden 
Pilatus'un karısı, kendisine, "bu dosdoğru insana karşı sakın yan- 
lış bir tavır takınma. (Onu öldürmeye çalışma) çünkü ben bu gece 
rüyamda bunun yüzünden pek üzüldüm," diye haber salar. (Bkz. 
Matta, bölüm 27, ayet 19) Pilatus'un karısına rüyada bir melaike 
gösterildi. Bu rüyadan biz de, adalet sahibi herkes de, Cenab-ı 
Hakk'ın İsa Mesih'in çarmıhta ölmesini hiç istemediğini anlar. 
Dünya oldu olalı hiç böyle bir şey olmamış ve görülmemiştir ki, 
Cenab-ı Hak bir şeyin olacağını bir kimseye rüyasında belirtsin ve 



İsa Mesih Hindistan'da 



27 



o iş olmasın. Örneğin, İncil'in Matta bölümünde şöyle yazılıdır: 
Cenab-ı Hak'ın bir meleği, Yusuf'un rüyasına girer ve ona "haydi 
kalk, bu oğlanla annesini alıp Mısır'a doğru kaç. Ben sana başka 
bir haber verinceye kadar oradan ayrılma sakın, çünkü Herüdüs bu 
oğlanı bulup öldürecektir," der. (Bkz. Matta:2, ayet: 13) Şimdi îsa 
Mesih'in Mısıra varıp öldürülebileceğini söyleyebilir misiniz? 
Asla! Tıpkı bunun gibi Cenab-ı Hak tarafından îsa Mesih için bu 
da bir tedbir idi. Pilatus'un karısı isa Mesih hakkında bir rüya 
gördü. Bu tedbirin gerçekleşmemesi imkânsızdı. Nasıl ki, İsa'nın 
Mısır'da öldürülebilmesi düşüncesi bir kuruntudan öte bir şey 
değildir; böyle bir düşünce Yüce Allah'ın verdiği söze ve belirttiği 
bir kanuna ters düşer; bunun gibi burada da Yüce Allah'ın bir me- 
leğinin Pilatus'un karısına rüyasında görünmesi, onun "îsa Mesih 
çarmıhta ölürse sizin için fena olur," diye uyarması hiç boşa çıkar 
mı? Bütün bunlara rağmen îsa Mesih'in çarmıhta ölmesi mümkün 
mü? Dünyada buna benzer hiçbir örnek var mı? Asla! Aklı başın- 
da olan her insanın sağduyusu, Pilatus'un karısının gördüğü rüya 
hakkında bilgi edineceği zaman, bu rüyanın asıl gayesinin Hz. 
İsa'nın kurtulması için bir tedbir olduğunu içinde mutlaka hisse- 
decektir. Gerçi herkes dünyada dinî bağnazlığından dolayı apaçık 
ve aşikâr bir gerçeği kabul etmeyip reddedebilir. Fakat adaletle 
düşünecek olursak, Pilatus'un karısının îsa Mesih hakkında gör- 
müş olduğu rüyanın, İsa'nın çarmıhtan kurtulacağına dair büyük 
bir tanıklık olduğunu kabul etmemek mümkün değildir. Birinci 
derecedeki İncil sayılan Matta da bu tanıklığı yazıp muhafaza et- 
miştir. Gerçi elimizdeki bu eserde, bu gibi keskin tanıklıkları öy- 
lesine kuvvetle yazacağım ki, İsa'nın tanrılığı ve keffâre meselesi 
birden toz olacaktır. Fakat doğruluk ve gerçekçilik gereğince, 
hakkı kabul etmek için, millet, soy sop ve öteden beri devam 
edegelen sathî inançlara aldırış etmemek lazım. İnsanoğlu dünya- 
ya geldi geleli kötü görüşleri yüzünden binlerce eşyayı tanrı 
edinmiştir. Hatta kedi köpek ve yılanlara bile tapınıştır. Fakat yine 
de aklı başında olan nice kimseler, Yüce Allah'ın verdiği güçle bu 
gibi müşrikâne inançlardan uzak kalmışlardır. 



28 



İsa Mesih Hindistan'da 



îsa Mesih'in çarmıh ölümünden kurtulmasına dair İncil'den 
bulduğumuz tanıklıklardan biri de onun kabirden çıkıp Galil'e 
doğru uzun yolculuğuna çıkmasıdır. Nitekim Pazar günü sabahle- 
yin ilk önce Meryem Megdelini ile görüştü. Meryem hemen hava- 
rilere onun sağ olduğunu haber verdi. Fakat onlar inanmadılar. 
Daha sonra iki havari kıra giderken İsa'yı gördü. Nihayet onbir 
havariyle, onlar yemekteyken görüşüp onların imansızlık ve katı 
yüreklilikleri yüzünden kendilerine çıkışıp ayıpladı. (Bkz. 
Markos:16, ayet 3-14) 

Yine İsa Mesih, Emaus köyüne gitmekte olan havarilerle 
görüştü. Bu köy Jerusalem'&zn on kilometre uzaklıktadır. 11 Bu 
havariler adı geçen köye yaklaşınca, îsa Mesih bunlardan ayrılıp 
yola devam etmek istediyse de, gece beraber olalım diye bunlar 
ona mani oldular. îsa Mesih o gece Emaus köyünde onlarla bera- 
ber olup yemek yedi. (Bkz. Luka:24, 13-31) 

Şimdi bu zannedildiği gibi, çarmıh üzerinde öldükten sonra 
kendisine verilen manevi beden asla olamaz. İsa Mesih'in bu fani 
bedenle hal ve harekette bulunması, sözde manevi bedenle yiyip 
içmesi, Jerusalem'den 189 kilometre uzaklıkta olan Galil'e doğru 
uzak bir yolculuğa çıkması imkânsız ve saçmalık olur. Bu gibi 
düşünce eğilimleri yüzünden İndilerde yer alan hikâyelerde ola- 
ğanüstü bir değişme meydana gelmiştir. Buna rağmen İsa Me- 
sih'in başından geçen olay ve ondan sonraki ahvâlini anlatan bü- 
tün kelimeler, İsa Mesih'in normal bir fani vücutla yaşadığını açık 
bir şekilde ortaya koyar. Kendisi bu fani vücutla havarilerle görüş- 
tü. Yine bu maddi vücutla yaya olarak Galil'e doğru uzun bir yol- 
culuğa çıktı. Havarilere yaralarını gösterdi. Gece onların yanında 
yemek yiyip uyudu. Daha ilerdeki satırlarda onun yaralarının te- 
davisi için bir merhem kullandığını da ispatlayacağız. 

Şimdi burada biraz düşünün! Manevî, ebedî ve fani olmayan 
vücut, artık yemek içmekten kurtulup Yüce Tanrı' nın sağ tarafın- 
da oturmaya layık değil miydi? Her türlü leke, her türlü eziyet ve 



1 1 Metinde Koos kelimesi geçer. Bu bir mesafe ölçeğidir. Bir koos 2,7 kilo- 
metre eder. Bkz. Firuz'ul-lugât (çevirmen) 



İsa Mesih Hindistan'da 



29 



acı çekmekten ve noksanlıktan uzak olmalı. Ezelî ve ebedî olan 
Tanrı'nın celalinden az da olsa bir renk çalmalıydı. Fakat burada 
durum bambaşkadır. Hâlâ bu vücutta eksiklik mevcuttur. İsa Me- 
sih'in vücudunda çarmıh ve çakılan çivilerin sonucu meydana 
gelen taze yaralar daha mevcuttu. Bu yaralardan kan dahi akardı. 
İçinde acı ve sancı da vardı. Bu acının dinmesi için bir merhem 
bile hazırlanmıştı. Manevî ve fani olmayan vücut böyle mi olur? 
Oysa manevi ve fani olmayan vücut ebediyete kadar sağ salim, 
eksiksiz, mükemmel ve hiç değişmez bir şekilde kalmalıydı. Oysa 
İsa'nın vücudu nice eksikliklerle doluydu. Örneğin, havarilere 
etini de kemiklerini de gösterdi. Bununla kalmayıp bu vücutta fani 
ve ölümlü vücudun gerektirdikleri nice şeyler vardı. Örneğin açlık 
ve susuzluk acısı v.s. Eğer İsa'nın vücudu manevî ve ölümsüz 
olsaydı, o zaman Galil'e doğru yolculuk yapması, yiyip içmesi, 
uyuyup dinlenmesi bir saçmalık olurdu doğrusu. Buna hiç ihtiyacı 
yoktu. Hiç şüphesiz bu âlemde açlık ve susuzluk da bir derttir. Bu 
derdin aşırısı insanı ölüme bile götürebilir. Doğrusu ve hiç şüphe- 
siz İsa Mesih ne çarmıhta öldü, ne de yeni ve manevî bir vücut 
kendisine verildi. Sadece ölüme benzer bir baygınlık geçirmişti. 
Sonra Allah'ın lütfuyla İsa Mesih baygınken öyle bir kabire ko- 
nuldu ki, bu kabir bizim ülkemizdeki kabirlere hiç benzemez. Ha- 
vası bol olup küçük bir penceresi bulunan bir odacık gibi olurdu. 
O devirdeki yahudilerin bir geleneğiydi bu. Mezarı, havası bol 
olup küçücük bir penceresi bulunan bir odacık yaparlardı. Bu gibi 
mezarlar önceden hazır bulunurdu. İhtiyaç duyulduğu zaman na- 
aşlar oraya konulurdu. Nitekim İndilerde bunun tanıklığı mevcut- 
tur. Luka İncilinde, "Kadınlar Pazar sabahı erken saatlerde alaca 
karanlıkta, önceden hazırladıkları birtakım esansları alıp mezara 
geldiler. Onlarla birlikte daha başka kadınlar da vardı. Onlar bü- 
yük taşı mezardan biraz kaydırılmış olarak buldular. İçeri girince 
(bu sözleri biraz düşünün ve dikkat edin) İsa Mesih'in naaşım 
orada bulamadılar. (Bkz. Luka 24, ayet 2,3) Şimdi buradaki "içeri 
girince" kelimelerine dikkat edin. Anlaşılıyor ki, insanoğlu ancak 
küçük bir odaya benzer ve küçücük bir penceresi olan mezara 
girebilirdi. 



30 



İsa Mesih Hindistan'da 



Elinizdeki bu eserde ileride yeri gelince Keşmir'in Sirinagar 
şehrinde ortaya çıkartılan Hz. îsa (a.s.)'rn kabrinden bahsedeceğiz. 
Onun da yukarıda sözettiğimiz kabir gibi küçücük bir penceresi 
bulunmaktadır. Doğrusu bu büyük bir ipucudur. Bunu dikkate 
alan araştırıcılar muazzam bir sonuca varabilirler. 

İncil'de bulduğumuz şâhitliklerden biri de Markos İncil'inde 
yer alan Pilatus'un şu sözleridir: "Cumartesi gününden önceki 
hazırlık günü akşam olunca ünlü bir danışman olan, Tanrı saltana- 
tını dört gözle bekleyen Yusuf Ermita yiğitçe Pilatus'a gidip 
Yesu'nun naaşım ister. Bunun üzerine Pilatus, Yesu'nun ne çabuk 
öldüğünü duyunca şaşkına döner ve bundan şüphe eder." (Bkz. 
Markos bab 6, ayet 42-44) 12 Bundan da anlaşıldığı gibi, îsa Mesih 
daha çarmıh üzerindeyken tam o saatte Pilatus onun ölmesinden 
şüpheye düşer. Bu şüphe eden kişi de bu hususta tecrübe sahibi 
olup bir insanın çarmıhta kaç saatte ölebileceğini bilen biriydi. 

İncil'de bulduğumuz bu husustaki tanıklıklardan biri de aşa- 
ğıda yazdığımız sözlerdir. "Daha sonra yahudiler, naaşlar cumar- 
tesi günü çarmıh üzerinde kalmasın diye -çünkü o gün hazırlık 
günü olup büyük cumartesi gününe girmek üzereydiler- Pilatus'a 
gidip çarmıh üzerinde bulunanların bacaklarının kırılmasını ve 
naaşlarının aşağı indirilmesini istediler. Nitekim askerler gelip 
önce birinci ve ikinci şahsın bacaklarını kırdılar. Bunlar İsa Mesih 
ile birlikte çarmıha gerildiler. Fakat sıra İsa Mesih'e gelince, bir 
de ne görsünler, Mesih ölmüştür. Bu yüzden onun bacaklarını 
kırmadılar. Askerlerden biri elindeki bıçağı İsa Mesih'in kaburga 
kemiğine batırınca içinden hemen kan ve su aktı." (Bkz. Yuhanna 
19, 31-34) Bu ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, çarmıha gerilen 
kişinin hayatına son vermek için kural ve kanun böyleydi. Yani 
çarmıha gerilen kişi günlerce çarmıh üzerinde bırakılır, sonra ke- 
mikleri kırılırdı. Fakat İsa Mesih'in kemikleri bilerek kırılmadı. 
Kendisi o iki hırsız gibi çarmıhtan kesinlikle sağ olarak indirildi. 
Sağ olduğu için kaburga kemiği sıyrılınca içinden kan aktı. Oysa 
ölünün kanı donar. Aynı zamanda bunun gizli bir plan olduğu da 



Doğrusu Markos bab 15'tir (çevirmen) 



İsa Mesih Hindistan'da 



31 



aşikârdır. Pilatus, Tanrı korkusu olan efendi bir adamdı. Fakat 
açıkça kolaylık göstermekte kraldan korkardı. Çünkü yahudiler 
Hz. İsa'yı isyancı olarak telakki ederlerdi. Fakat Pilatus talihli bir 
kimsedir ki, Hz. İsa'yı bizzat görmüştü. Kral ise bu nimete nail 
olamadı. Pilatus sadece görüşmekle kalmayıp Hz. İsa'ya birçok 
kolaylıklar sağlamıştı. O, İsa Mesih'in çarmıha gerilmesini hiç 
istemezdi. Nitekim Incilleri okuduğumuz zaman anlaşılıyor ki, 
Pilatus, Hz. İsa'yı bırakmaya birkaç kez teşebbüs etmiş, fakat Ya- 
hudiler "Eğer sen bu adamı bırakırsan, sen krala sadık değilsin 
demektir. Bu adam isyancıdır. Kendisi kral olmak istiyor," dedi- 
ler. (Bkz. Yuhanna 19, ayet 12) 

Pilatus'un karısının görmüş olduğu rüya da İsa'nın çarmıh 
ölümünden kurtulmasında büyük rol oynadı. Yoksa o ülke halkı 
mahvolacaktı. Fakat yahudi milleti haylaz bir millettir. Pilatus'un 
aleyhinde, kralın huzuruna gidip şikâyet etmekten hiç şaşmazlardı. 
Bu yüzden Pilatus, İsa Mesih'i kurtarmak için gizli bir plan hazır- 
ladı. Bir kere İsa'nın çarmıha gerilmesini cuma gününe denk ge- 
tirdi ve bu iş için gün batımına birkaç saat kala bir zaman seçti. 
Büyük cumartesi gecesi de yaklaşmıştı. Pilatus, yahudilerin şeriat 
ahkâmına göre İsa'yı çarmıh üzerinde ancak akşama kadar tutabi- 
leceklerini gayet iyi biliyordu. Akşam olur olmaz onların Sebt 
(cumartesi) günü başlar. Sebt gününde, bir kimsenin çarmıhta 
gerilmiş olarak kalması yasaktı. Nitekim aynen böyle oldu da. İsa 
Mesih daha akşam olmadan çarmıhtan indirildi. İsa ile birlikte 
çarmıha gerilen iki hırsız sağmış da İsa Mesih sadece iki saatlik 
bir zaman içinde ölmüş diye bir fikir yürütmek yanlıştır. Bu, 
İsa'nın kemiklerinin kırılmaması için bir bahaneydi. Aklı başında 
olan bir kimse için bu büyük bir delildir. Doğrusu her iki hırsız 
çarmıhtan sağ olarak indirildi. Alışılagelmiş ve daima uygulanan 
kaide de buydu. İnsanlar çarmıhtan sağ olarak indirilirlerdi. Daha 
sonra ancak kemikleri kırıldıktan sonra ölürlerdi. Fakat İsa Mesih 
bu durumların hiçbiriyle karşılaşmadı. Ne birkaç gün aç susuz 
çarmıhta bırakıldı, ne de kemikleri kırıldı. "İsa Mesih öldü!" diye- 
rek yahudiler gaflete düşürülüp dikkatleri başka tarafa çevrildi. 
Fakat hırsızların kemikleri hemen kırılıp hayatlarına son verildi. 



32 



İsa Mesih Hindistan'da 



Eğer bu iki hırsızdan biri hakkında, "Bu adam öldü, kemiklerinin 
kırılmasına ihtiyaç yoktur," denilseydi o zaman iş değişirdi. Bir de 
Yusuf adında Pilatus'un saygıdeğer bir arkadaşı vardı. O yörenin 
ileri gelenlerinden olup İsa Mesih'in gizli öğrencilerindendi. O da 
tam zamanında yetişti. Anladığım kadarıyla o da Pilatus'un ima- 
sıyla çağrılmıştı. îsa Mesih artık bir ölü olarak telakki edilip ken- 
disine havale edildi. Çünkü o, memleketin eşrafındandı. Yahudiler 
ona karşı koyamazlardı. O, oraya geldiğinde İsa Mesih baygındı. 
Fakat İsa'yı bir ölü telakki ederek aldı. Oralarda, o zamanın adet- 
lerine uygun bir şekilde, mezar olarak kullanılan genişçe bir oda 
vardı. Onun bir penceresi de vardı. Bu oda, Yahudilerin bulundu- 
ğu yerden biraz uzakça bir yerdeydi. İşte Pilatus'un imasıyla İsa 
Mesih oraya konuldu. 

Bu hâdise, Hz. Musa'nın ölümünden sonra ki 14. asırda 
İsa'nın başına geldi. İsa Mesih, Beni İsrail şeriatına yeni baştan 
hayat ve çekidüzen veren 14. asrın müceddidi idi. Yahudiler de bu 
14. asırda bir Vâdedilen Mesih'i bekliyorlardı. Geçmiş peygam- 
berlerin bu hususta önceden vermiş olduğu haberler de buna 
şâhitti. Fakat ne yazık ki yahudilerin münasebetsiz mollaları ne o 
zamanı tanıyabildiler, ne de o mevsimi. O çağın Vâdedilen Me- 
sih'ini yalanladılar. Bu kadarla kalmayıp daha da ileri gittiler, ona 
kâfir dediler, dinsiz dediler. Ve nihayet idamı için fetva da verdi- 
ler. Onu mahkemelere sürüklediler. Buradan anlaşılıyor ki, 
Cenab-ı Hak 14. aşıra garip bir etki saklayıp koymuştur. Bunun 
sonucu milletin kalpleri kaskatı, hocalar dünya-perest, kör ve hak- 
ka düşman kesilir. Burada Hz. Musa'nın 14. asrıyla, onun benzeri 
olan Yüce Peygamber (s.a.v.)'in 14. asrı arasında karşılaştırma 
yapacak olursak şu gerçeği göreceğiz: Bu her iki 14. asırda iki kişi 
Vâdedilen Mesih olduklarını iddia ederler. İkisinin iddiası doğru- 
dur ve Cenab-ı Hak'tandır. Bunun yanısıra şu gerçeği de görürüz: 
Milletlerinin âlimleri her ikisine kâfir derler. Onlara mülhit ve 
deccal ismini takarlar. İkisinin idamı için ahkam kesilir, fetvalar 
verilir. Her ikisi de mahkemelere sürüklenir. Bu mahkemelerden 
biri Roma devleti mahkemesidir, öteki ise İngiliz mahkemesidir. 
Her iki mahkemeden de alınlarının akı ile kurtulurlar. Her iki tara- 



İsa Mesih Hindistan'da 



33 



fin mollaları, yahudi mollalar da, müslüman mollalar da hüsrana 
uğrarlar. Cenab-ı Hak, her iki Mesih'i de koskocaman bir cemaat 
yapacağına ve her ikisinin düşmanlarını hüsrana uğratacağına ka- 
rar vermiştir. Kısaca, Hz. Musa'nın 14.asrıyla Yüce Peygamber 
Efendimiz (s.a.v.)'in 14. asrı, kendi Mesihleri için pek ağır ama 
sonuç itibarıyla pek hayırlıdır. 

Hz. İsa'nın çarmıh ölümünden kurtulmasıyla ilgili İndilerde 
bulduğumuz şâhitliklerden biri de Matta İncilinde yer alan şu ya- 
zıdır: (Matta, 26, 34-46) Bu yazıda şöyle deniliyor: "Hz. îsa (a.s.) 
yakalanacağına dair Cenab-ı Hak'tan önceden vahiy alınca geceyi 
Allah'ın huzurunda ağlayıp sızlayarak, secdeye kapanıp dua ede- 
rek geçirdi." O denli tevazu ve yakarışla edilen dua mutlaka kabul 
edilmeliydi. Çünkü böyle bir dua için Hz. İsa'ya, Cenab-ı Hak 
tarafından bir hayli de vakit verildi. Allah katında makbul olan bir 
zatın sıkıntılı bir anda ettiği dua asla geri çevrilmez. Peki neden 
İsa Mesih'in gece boyunca ettiği dualar, dertli gönlün duaları, 
zulme uğramış bir kişinin duaları reddedildi? Oysa İsa Mesih, 
"Gökteki baba benim dualarımı kabul eder," diye iddia eder. Peki 
Cenab-ı Hak onun dualarını kabul ederdi diye nasıl inanalım? He- 
le bu gibi sıkıntılı bir andaki duaları kabul edilmeyince! Aynı za- 
manda İncilden de anlaşılıyor ki, Hz. İsa, duasının kabul olduğuna 
kesin olarak içten inanırdı. Bu duaya çok da güvenirdi. Herhalde 
onun içindir ki, İsa yakalanarak çarmıha gerilince ve görünen be- 
lirtilerin ümitlerine ters gittiğini görünce , "îlî İli lemâ sebaktanî, " 
"Ey Allah'ım! Ey Allah'ım! Sen beni neden bıraktın?" sözleri 
ağzından çıktı. Adeta "böyle bir akıbete uğrayacağımı ve çarmıhta 
öleceğimi hiç beklemiyordum. Senin, dualarımı kabul edeceğine 
inanıyordum," der. İncil'in bu her iki yerinden de anlaşıldığı gibi 
İsa Mesih, dualarının mutlaka kabul olunacağına, gece boyunca 
ağlayıp yalvarmalarının boşa gitmeyeceğine içten inanıyordu. 
Hatta Cenab-ı Hak'tan bilgi alarak öğrencilerine, "Dua ederseniz 
kabul olunur," diye öğütlerde bulunmuştu. Örnek olarak, ne halk- 
tan, ne Tanrı'dan, hiç kimseden korkmayan bir kadının hikâyesini 
de anlatır. Bu hikâyeyi anlatmaktaki gayesi havarilerin Yüce Al- 



Matta 27, ayet:46 



34 



İsa Mesih Hindistan'da 



lah'ın duaları kabul ettiğine inanmalarını sağlamaktı. Gerçi İsa 
Mesih, büyük bir belaya uğrayacağına dair Yüce Allah tarafından 
haberdâr edilmişti. Fakat o arifler gibi, Allah katında hiçbir şeyin 
imkânsız olmadığına, her türlü ölüm kalımın ancak O'nun elinde 
olduğuna inanarak dua etmişti. Fakat İsa Mesih'in duası kabul 
edilmedi (Hâşâ!) şeklinde ortaya çıkacak bir durum İsa'nın öğren- 
cilerine son derece kötü bir etki bırakacaktı. Neredeyse böyle kötü 
bir örnek, havarileri imandan ederdi. Onlar İsa gibi büyük bir 
peygamberin gece boyunca acıklı bir şekilde ettiği duaların boşa 
gittiğini gözleriyle görseydiler bu durum onlara kötü örnek olurdu. 
Bunun sonucu imanları zedelenip büyük bir sınava girerlerdi. 
Onun için Allah'ın rahmeti, bu duanın kabul edilmesini gerektiri- 
yordu. Hiç şüphesiz, Getsemani adlı yerde edilen bu dua kesinlik- 
le kabul edilmişti. 

Burada dikkate değer başka bir husus daha vardır. Nasıl ki, 
İsa'nın öldürülmesi için danışmalar yapıldıysa; bu gaye için mille- 
tin ileri gelenleri ve nice saygın mollalar, "kay af a" adlı 
başkahinin evinde İsa Mesih'i nasıl öldürelim diye danışma mec- 
lisi düzenlemişlerse, tıpkı onun gibi Hz. Musa'nın öldürülmesi 
için danışmalar yapıldı. Aynı danışmalar Yüce Peygamber Efen- 
dimizin öldürülmesi için de Mekke'de "Dâr'ün-nedve" adlı yerde 
yapıldı. Her türlü güce sahip olan Allah adı geçen her iki büyük 
Peygamberi bu çirkin danışmaların kötü sonuçlarından korudu. 
Hz. İsa'ya karşı yapılan danışma ise, adı geçen her iki danışmanın 
ortasına denk gelir. Nasıl olur da Hz. İsa kurtulmasın? Oysa Hz. 
İsa, kurtuluş için adı geçen o iki peygamberden daha fazla Tan- 
rı' ya yalvarıp dua etti. Hâlbuki Yüce Allah sevdiği kulları mutlaka 
dinler. Fena insanların danışmalarını yok eder. Nasıl olur da İsa 
Mesih'in duası kabul edilmesin? Sıkıntılı ve zulme uğramış bir 
durumdayken edilen dua mutlaka kabul edilir. Bu her sâdık insa- 
nın denediği bir gerçektir. Hatta sâdık için, belanın indiği vakit, 
keramet gösterme zamanıdır. Nitekim ben kendim bu hususta tec- 
rübe sahibiyim. Gayet iyi hatırlıyorum, iki sene önce Pencap eya- 
letinin Amritsar şehrinde ikamet eden Dr. Martin Klark adında bir 
hıristiyan, Gurdaspufvm il mahkemesinde adam öldürtmek suç- 



İsa Mesih Hindistan'da 



35 



lamasıyla bana karşı sahte bir dava açtı. Davacı yazdığı dilekçede, 
sanki kendisini öldürtmek için Abdulhamit adlı birini bizzat be- 
nim gönderdiğimi beyan etmiş. Bir tesadüf olarak bu davada üç 
milletten, yani hıristiyan, hindu ve müslümanlardan bir takım 
düzenbaz kimseler bana karşı anlaştılar. Onlar benim için adam 
öldürtmek suçu ispatlansın diye ellerinden geleni yaptılar. Hıristi- 
yanlar bana karşı neden cephe aldılar? Çünkü ben, onların îsa Me- 
sih hakkındaki yanlış düşüncelerinden, Allah'ın kullarını kurtarma 
çabasında idim ve hâlâ da aynı çaba içindeyim diye bana karşı 
kızgındılar. Hindular bana karşı neden öfkeliydiler? Çünkü ben, 
onların Lekrâm adlı bir din adamı hakkında, onun istemesi üzerine 
Cenab-ı Hak'tan vahiy alarak önceden ölümüyle ilgili haber ver- 
miştim. Bu haber önceden belirtilen süre içinde gerçekleşti. Bu da 
Cenab-ı Hakk'ın heybetli bir nişanı idi. Bunun gibi müslüman 
mollalar da bana karşı kızgındılar. Çünkü ben, onların bekledikleri 
kanlı Mehdi ve Mesih inancına da, onların cihat anlayışına da kar- 
şı olduğum için bana düşman kesildiler. Nitekim bu üç milletin 
bazı ileri gelenleri birbirleriyle danışıp ne yapıp edip bu öldürme 
suçunu bana yüklemeye ve bunu ispatlamaya çalıştılar. Benim 
öldürülmem veya hapse atılmam için çok uğraştılar. Tabii bu dü- 
şünceleriyle onlar Allah katında zalimdiler. Bu gizli planları ger- 
çekleşmeden önce Cenab-ı Hak bana bildirdi. Sonunda alnımın 
akıyla beraat edeceğimi de önceden müjdeledi. Allah'ın bu yüce 
vahyi daha önceden yüzlerce insana duyuruldu. Bu hususta ilk 
olarak, "Ey Yüce Mevlam! Bu belayı başımdan sav," diye dua 
ettiğim zaman Cenab-ı Hak bana, "Ben bu belayı senden uzaklaş- 
tıracağım ve bu davada seni beraat ettireceğim," diye vahyetti. Bu 
vahiy nice kimselere önceden duyuruldu. Onlardan üç yüz kişiye 
yakın insan hâlâ sağdırlar. 

Bu olay şöyle cereyan etti. Benim düşmanlarım, bir takım 
sahte şâhitler hazırlayıp mahkemeye sundular. Bu düzmece davayı 
ispatlamaya çalıştılar. Adı geçen üç milletten de insanlar bana 
karşı tanıklık ettiler. Davaya bakan hâkim Kaptan w. Douglas 
olup, aynı zamanda Gurdaspur ilinin vali yardımcısıydı. Cenab-ı 
Hak kendisine çeşitli yollardan bu davanın içyüzü ve aslını aşikâre 



36 



İsa Mesih Hindistan'da 



etti. Nihayet bu hâkim, kendi insaf ve adalet severliği gereğince, 
hem doktor hem papaz olarak çalışan davacının mevkisini hiçe 
sayarak bu davayı reddetti. Bilindiği gibi, bu korkunç durumlar- 
dan alnımın akıyla beraat edeceğime dair Cenab-ı Hak'tan önce- 
den aldığım vahyi toplantılarda yüzlerce insana beyan etmiştim. 
Tıpkı anlattığım gibi sonuç meydana çıktı. Bu haber nice kimsele- 
rin imanını takviye etti, güç verdi. Sadece bu kadar değil, buna 
benzer iftiralar, müthiş suçlamalar adı geçen sebeplerden dolayı 
bana yüklenmek istendi. Mahkemelerde nice davalar açıldı. Fakat 
ben daha mahkemeye çağrılmadan önce Cenab-ı Hak kendi vahyi 
ile davanın mahiyetini bildirdi. Yine Cenab-ı Hak bana her türlü 
korkunç davada beraat edeceğimi önceden müjdelemiştir. 

Bu açıklamadan gayemiz, hiç şüphesiz Cenab-ı Hakk'ın du- 
aları her zaman işittiğini vurgulamaktır. Hele zulme uğramış kim- 
seler olarak O'nun eşiğine kapanarak feryat edenlerin imdadına 
yetişir. Şaşırtıcı bir şekilde onlara yardım eder. Biz buna şâhitken, 
sıkıntılı bir anda îsa Mesih'in ettiği dualar neden kabul edilmedi? 
Hâşâ! Onun duaları mutlaka kabul edildi. Cenab-ı Hak onu kur- 
tardı. Onun kurtulması için yerden de, gökten de nice vesileler 
meydana getirdi. Yuhanna yani Yahya peygambere, Cenab-ı Hak 
dua etmek için süre tanımadı. Çünkü onun zamanı dolmuştu. Fa- 
kat İsa Mesih'e dua etmesi için bütün gece zaman verildi. Kendisi 
bütün geceyi Allah'ın huzurunda durarak ve secdeye kapanarak 
geçirdi. Onun ıstırapla feryat etmesini Cenab-ı Hak istedi. Yüce 
katında imkânsız hiçbir şey olmayan Allah, kurtuluşu için feryat 
etmesini istedi. Nitekim Cenab-ı Hak, ezeli kanununa göre onun 
duasını kabul etti. Yahudiler, Hz. İsa'yı çarmıha gerip, "Bu adam 
Tanrı' ya çok güveniyordu. Acaba Tanrı onu neden kurtarmadı?" 
diye iğneleyip alay ederek yalan söylüyorlardı. Çünkü Cenab-ı 
Hak Yahudilerin bütün planlarını suya düşürdü ve sevgili pey- 
gamberi İsa Mesih'i çarmıh ölümünden ve onun lanetinden koru- 
du. Yahudiler ise hüsrâna uğradılar. 

İndilerde bulduğumuz şâhitliklerden biri de aşağıda yazdı- 
ğımız Matta İncilinin şu ayetidir: "Doğru bir insan olan Habil'in 
kanından, heykel ile kurbangah arasında öldürdüğünüz 



İsa Mesih Hindistan'da 



37 



Berbiya'nın oğlu Zekeriya'nın kanına kadar öldürülen kimselerin 
cezasını bu çağdaki insanların çekeceğini söylüyorum size," (Bkz. 
Matta 23, 35-36) 

Bu ayetler dikkatle okunduğu zaman anlaşılıyor ki, Hz. İsa 
(a.s.), "Yahudilerin kanına girdikleri peygamberlerin serisi Hz. 
Zekeriya'da son bulur. Bundan sonra hiçbir peygamberi öldürme- 
ye güçleri yetmeyecektir," diye açıkça vurgulamak istiyor. Bu, 
aslında peşinen verilen büyük bir haberdir. Bu da apaçık olarak şu 
sonucu ortaya koyar: Hz. îsa (a.s.) çarmıhta öldürülmedi. Aksine 
çarmıhtan kurtuldu ve nihayet doğal olarak vefat etti. Eğer Hz. 
İsa'nın Zekeriya gibi yahudilerin elinden öldürüleceği doğru ol- 
saydı yukarıda anlatılan ayetlerde Hz. îsa kendisinin de öldürüle- 
ceğine mutlaka işaret ederdi. Eğer siz, "İsa (a.s.) da yahudilerin 
elinden öldürüldü, ama yahudilerin onu öldürmesi bir suç teşkil 
etmez çünkü İsa Mesih bir keffâre olarak öldürüldü," derseniz de 
yanlıştır. Çünkü İncil'in Yuhanna bölümünde İsa Mesih, 
yahudilerin kendisini öldürmek istemelerinden ötürü son derece 
günahkâr olduklarını açıkça söyler. (Bkz. Yuhanna 19, 11) Bu 
gerçeğe benzer işaretler İncil'in birçok yerinde mevcuttur. Nite- 
kim İncil'in birçok yerinde yahudilerin İsa Mesih'e karşı işledik- 
leri suçtan dolayı Allah katında cezayı hak ettikleri açıkça yazılı- 
dır. (Bkz. Matta 26, 24) 

İndilerde bulduğumuz tanıklıklardan biri de Matta İncilinin 
aşağıdaki yazısıdır. İsa Mesih, "Ben size gerçeği söylüyorum ki, 
burada bulunanlardan bazıları Âdemoğlunun kendi saltanatıyla 
geldiğini görmedikçe ölümü tatmayacaklar," der. (Bkz. Matta, 
26/28) Bir de Yuhanna incilinin şöyle bir yazısı vardır: Yesû, 
Yuhanna havari için, "Eğer istersem, ben dönüp gelene dek 
(Yuhanna havari) burada yani Jerusalem'de kalır," der. (Bkz. 
Yuhanna, 21, 22) "Yani istesem, ben tekrar gelene kadar Yuhanna 
ölmez." Bu ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, İsa Mesih, bazı kim- 
seler daha sağken dönüp tekrar geleceğine söz vermişti. Bu sağ 
kalacak olanlardan birinin Yuhanna olduğunu belirtmişti. Onun 
için verilen bu sözün yerine gelmesi şarttı. Nitekim hıristiyanlar 
da, Yesu Mesih'in, onun zamanındaki bazı insanlar daha sağken 



38 



İsa Mesih Hindistan'da 



dönüp geleceğine inanıyorlar. Onun önceden verdiği haberin ger- 
çekleşmesi de ancak buna bağlıydı. Bundan dolayı papazlar, Yesu 
Mesih'in verdiği söze uyarak "Jerusalem'in mahvolduğu bir za- 
manda gelmiş ve Yuhanna onu görmüştü. Çünkü Yuhanna o za- 
man daha sağ idi," derler. Fakat bilindiği gibi hıristiyanlar, îsa 
Mesih'in önceden verdiği haberler ve belirtiler doğrultusunda 
gökten gerçek manada indiğine inanmazlar. Onlara göre Yuhanna 
havari, İsa Mesih'i bir keşif içinde görmüştü. Böylece önceden 
verdiği haber ve söz yerine gelmiş oldu. (Matta, 16/28) Fakat ben- 
ce peşinen verilen haber böyle gerçekleşemez. Bu pek zayıf bir 
tevil yoludur. Bu âdeta, eleştirileri baştan güç bela savmak demek- 
tir. Böyle bir mana, öylesine yanlış ve çürüktür ki, artık onu red- 
detmeye bile gerek görmüyoruz. Mademki îsa Mesih birine böyle 
rüya veya keşif ile görünecekti, o zaman onun peşinen verdiği 
haber elbette gülünç bir şey olur. 14 Ona bakarsanız, İsa Mesih 
daha önce Pavlos'a da görünmüştü. Anlaşılıyor ki, Matta 16/28'de 
yer alan gaybî haber papazları pek kaygılandırmıştır. Buna, inanç- 
larına uygun bir anlam verememişlerdir. Onların, "Jerusalem yıkı- 
lıp mahvolduğu zaman İsa Mesih manevî ve celali olarak gökten 
inmişti. Nasıl ki şimşek çaktığı zaman gökyüzünde herkese görü- 
nür, tıpkı onun gibi herkes İsa'yı gördü," demeleri imkânsızdı. 
Bunun gibi, İncil'de geçen aşağıdaki sözleri görmezden gelmeleri 
de pek kolay değildi. "Şu anda burada bulunanlardan bazıları, 
Ademoğlunun (İsa Mesih'in) saltanatıyla birlikte geri döndüğünü 
görmeden ölmeyecekler!" Önceden verilen bu haberin manası 
zoraki bir şekilde bir nevi keşf olarak telakki edilmişse de yanlış- 
tır. Allah'ın ermiş kulları O'nun nice seçkin kullarına keşfen dai- 
ma görünür. Bunun için ille de rüyada görünmeleri de şart değil- 



Ben, bazı kitapları okurken şöyle bir şeye de rastladım. Hatta bu çağın mol- 
laları Matta 26/28 deki yazının manasını öylesine tuhaf olarak ortaya koyarlar 
ki, bu hususta Hıristiyanları bile geride bırakmışlardır. Onlara göre İsa Mesih, 
kendisinin tekrar geleceğine dair birçok şart ve alamet belirtmişti. Örneğin 
onun daha önce bulunduğu dönemden kalma bazı kimseler daha sağ olacaktı. 
Hatta havarinin biri daha sağ olacaktı. Eğer İsa'nın geri gelmesi bekleniyorsa, 
böyle bir havarinin de şimdiye kadar sağ olması şarttır. İsa Mesih hâlâ gelmedi. 
Onlara göre böyle bir havari dağın birine gizlenmiş, hâlâ İsa Mesih'i bekliyor- 
muş! (yazar) 



İsa Mesih Hindistan'da 



39 



dir, uyanıklıkta da görünürler. Bu hususta ben kendim bile tecrübe 
sahibiyim. Ben, birkaç kere îsa Mesih'i keşifte gördüm. Peygam- 
berlerden bazılarıyla tam uyanıkken görüştüm. Sevgili Yüce Pey- 
gamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'i birkaç kez tam uya- 
nıkken gördüm ve kendisiyle konuştum. Kendisiyle net ve aydın 
bir uyanıklıkta görüştüm. Bunda rüya ya da dalgınlık asla 
sözkonusu değildir. Buna ilaveten daha önce ölmüş nice kimseler- 
le kabirleri başında veyahut başka yerlerde tam uyanıklıkta görüş- 
tüm, onlarla konuştum. Bunu gayet iyi biliyorum. Geçmiş kimse- 
lerle tam uyanıklıkta görüşmek mümkündür, sadece görüşmek 
değil, konuşup tokalaşma bile oluyor. Bu gibi uyanıklık ile haya- 
tımızdaki normal günlük uyanıklık arasında hissi olarak da hiçbir 
fark yoktur. Bazen görüyoruz ki, biz aynı âlemdeyiz. Aynı göz, 
aynı kulak ve aynı dilimiz var. Fakat derinden düşündüğümüzde 
anlıyoruz ki o başka bir âlemdir. Dünya bu uyanıklıktan habersiz- 
dir, çünkü o hep gaflet içindedir. Doğrusu bu uyanıklık gökten 
gelir ve ancak kendisine yeni hisler ihsan edilene verilir. Bu bir 
gerçektir ve gerçek olaylardandır. Bunun gibi îsa Mesih 
Jerusalem yıkılıp yerle bir olduğu zaman Yuhanna'ya göründüy- 
se, görünmesi uyanıklıkta da olsa, onunla konuşup tokalaşmışsa 
bile bu olayın önceden verilen o haberle hiçbir alakası yoktur. 
Yukarıda anlattığımız gibi olaylar, dünyada daima olagelmiştir ve 
olmaktadır. Biz, bugün bile teveccüh etsek, Allah'ın lütfuyla 
İsa Mesih veyahut başka bir peygamber ile tam bir uyanıklık- 
ta görüşebiliriz. Fakat bu gibi bir görüşmeyle, Matta 16/28 'de 
zikredilen gaybî haber yerine gelmez. 

Doğrusu İsa Mesih çarmıh olayından kurtulup başka bir ül- 
keye göç edeceğini biliyordu. Yine kendisi, "Yüce Allah beni ne 
öldürecek ne de Yahudilerin mahvolmalarını gözümle görmeden 
beni dünyadan kaldıracak. Seçkin kimseler için gökyüzünde hazır- 
lanmış saltanatın sonuçlarını görmeden asla ölmeyeceğim," diye- 
biliyordu. Onun için îsa Mesih önceden haber verdi ve talebeleri- 
ne, "Yakında benim bir mucizemi göreceksiniz. Bana kılıç kaldı- 
ranlar ben sağken gözümün önünde yine kılıçla öldürülecekler," 
diye teselli etti. İspatlamak önemli bir şeyse, o zaman Hıristiyan- 



40 



İsa Mesih Hindistan'da 



lar için bundan daha büyük bir ispat ne olabilir? Çünkü İsa Mesih 
kendi ağzıyla, "İçinizden bazı kimseler daha sağken ben tekrar 
geleceğim," diye önceden haber verir. 

İyi biliniz ki, İncil'de îsa Mesih'in tekrar geleceğiyle ilgili 
gaybî haberler iki türlüdür: 

1 . Son zamanda geleceğiyle ilgili vaat: Böyle bir vaat aslın- 
da manevidir. Bu şekilde gelmesi tıpkı İlyâ peygamberin, 
İsa Mesih'in sağlığında tekrar gelmesi gibidir. Eğer du- 
rum böyleyse, o zaman îsa Mesih de manevi olarak tıpkı 
İlyâ peygamber gibi, çağımızda gelmiştir. O da şu satırla- 
rı yazan benim! Ben, insanlığa hizmet eden, Vâdedilen 
Mesih olarak îsa Mesih'in yerine geldim. îsa Mesih'in 
hatırı için benim hakkımda doğruluk ve adaletle düşüne- 
ne ve hiç tökezlenmeyene ne mutlu! 

2. îsa Mesih'in tekrar geleceğiyle ilgili İndilerde yer alan 
gaybî haberlerse, aslında çarmıh olayından sonra Allah'ın 
lütfuyla hiç kesilmeyip devam eden hayatı hakkında bir 
nevi ispat mahiyetinde anlatılmıştır. 

Cenab-ı Hak, seçkin kulu olan İsa Mesih'i çarmıh üzerinde 
ölmekten korudu. Demin yukarıda anlatılan gaybî haber de bunun- 
la ilgilidir. Hıristiyanlar bu gaybî haberlerin her iki kısmını yanlış- 
lıkla birbiriyle karıştırırlar. Bundan dolayı büyük bir kaygı ve tür- 
lü türlü zorluklarla karşılaşırlar. Kısacası Matta 16. bölümde yer 
alan bu ayet, İsa Mesih'in çarmıh ölümünden kurtulması için bü- 
yük bir kanıttır. 

Araştırıp bulduğumuz İncil'deki şâhitliklerden biri de aşağı- 
da yer alan Matta İncil'inin şu yazısıdır: "O zaman İnsanoğlu'nun 
mucizesi gökyüzünde görünecektir. O zaman yeryüzündeki bütün 
milletler dövünecek ve İnsanoğlu'nun büyük bir kudret ve haş- 
metle gökteki bulutlar üzerinde geleceğini görecekler." (Bkz. Mat- 
ta 24, ayet:30) Bu ayetin gerçek anlamı şöyledir: Hz. İsa, "Öyle 
bir zaman gelecek ki gökten yani Allah'tan, yalnız O'nun kudre- 
tiyle türlü türlü bilimler, delil ve şâhitlikler ortaya çıkacaktır. Bun- 



İsa Mesih Hindistan'da 



41 



ların sayesinde, tanrılığı, çarmıhta ölmesi, daha sonra dirilip göğe 
çıkması ve tekrar geri geleceği gibi inançların batıl ve çürük oldu- 
ğu meydana çıkacak," demek istiyor. İsa Mesih'in doğru bir pey- 
gamber olduğuna inanmayan yahudiler gibi onun çarmıhta ölüp 
lanetlenmiş bir kişi olduğuna inananların yalanlarını artık gökyüzü 
ortaya çıkaracaktır. Eninde sonunda onun çarmıhta aslâ ölmediği 
mutlaka meydana çıkacaktır. Onun için kendisi lanetlenmiş de 
değildir. İşte o zaman kendisine karşı ileri geri davranıp aşırılık 
etmiş olan bütün milletler ağıt yakacaktır. Yaptıkları yanlışlıktan 
dolayı son derece pişmanlık duygusunda boğulacaklar. Bu gerçek 
açığa çıkacağı zaman halk İsa Mesih'i manevî olarak adeta yeryü- 
züne inerken görecektir. Yani o günlerde İsa Mesih'in huyuna ve 
suyuna bürünüp gelecek olan Vâdedilen Mesih, Cenab-ı Hakk'ın 
kendisine ihsan ettiği semavî destekle, kudret ve haşmetle, parıl- 
dayan kanıtlarıyla ortaya çıkacak ve tanınacaktır. Bu ayetin açık- 
laması da şöyledir: Cenab-ı Hakk'ın çizdiği kaza ve kader gere- 
ğince Hz. İsa'nın varlığı ve onunla ilgili nice olaylarla ilgili bazı 
milletler çok aşırı gitmiştir. Bazı milletler ise bunun tam tersine 
davranmıştır. Örneğin milletin biri kendisini insanlık dairesinin 
dışına çıkartarak çok yükseklere çıkartmıştır. Hatta onlara göre 
Hz. İsa daha ölmemiştir. Kendisi hâlâ gökyüzünde sağ olarak otu- 
ruyordur! Başka bir millet de adı geçen milleti bu hususta geride 
bırakarak "Hz. İsa çarmıhta öldükten sonra tekrar dirilmiş ve daha 
sonra göğe çıkmış, tanrılıkla ilgili bütün yetkiler kendisine veril- 
miş, hatta o kendi başına bir tanrıdır," derler. Başka bir millet de 
Yahudilerdir. Onlara göre İsa Mesih çarmıhta ölüp ebediyen lanet- 
lenmiş oldu ve Allah'ın gazabına uğradı! Hâşâ! Onlara göre 
Cenab-ı Hak İsa'dan bezmiş, ona gazap ve düşmanlık gözüyle 
bakar. O yalancı, iftiracı, kâfir ve Allah' sızın biridir. Cenab-ı Hak 
tarafından değildir. Hâşâ! 

İşte kendisine karşı gösterilen bu gibi aşırılık ve azgınlık 
büsbütün bir zulümdür doğrusu. Onun için Cenab-ı Hak, dosdoğru 
olan peygamberini bu gibi iftiralardan temize çıkarma gereği duy- 
du. İşte İncil'de yer alan adı geçen ayet de bu gerçeğe işaret et- 
mektedir. Bir de adı geçen ayette, "Yeryüzündeki bütün milletler 



42 



İsa Mesih Hindistan'da 



dövünecekler," denmektedir. Bu da millet denebilecek bütün fır- 
kalara bir işarettir. Yani o zaman bütün milletler dövünüp çırpına- 
cak, ağlayıp sızlayacaktır. Onların yas tutmaları, korkunç olacak- 
tır. Doğrusu hıristiyanların bu ayeti biraz dikkatle okuyup düşün- 
meleri gerekir. Mademki, bu ayette bütün milletlerin yas tutacak- 
ları önceden haber verilmiştir; hıristiyanlar bu matemin dışında 
nasıl olabilirler? Onlar bir millet değil mi? Doğrusu onlar da bu 
ayete göre dövünen, ağlayıp sızlayan milletlerin kapsamına dâhil- 
dirler. Durum böyleyken kurtuluşları için neden düşünmüyorlar? 
Adı geçen ayette gökyüzünde îsa Mesih'in mucizesi belireceği 
zaman yeryüzündeki bütün milletlerin dövünüp yas tutacakları 
açıkça belirtilmiştir. Öyleyse "Bizim milletimiz dövünmeyecek- 
tir" diyen bir kimse aslında îsa Mesih'i yalanlar. Ama sayıları az 
olup bir kavim ya da millet denilmeyecek bir kapasitede olan bir 
cemaat bu gaybî haberin gerçekleştiricisi olamaz. Bu da bizim 
fırkamızdır. Ancak bu fırka adı geçen gaybî haberin etkisi ve ima- 
sı dışındadır. Çünkü bu fırkanın sayısı az olup henüz millet deni- 
lecek bir çapta değildir. îsa Mesih, Cenab-ı Hak'tan vahiy alarak, 
"Gökyüzünde bir mucize ortaya çıkacağı zaman, sayıları millet 
denilebilecek çoğunlukta olan bütün topluluklar dövünecekler. 
Ancak sayıları az olup bir millet denilmeyecek kadar az kapasite- 
de olanlar bunun dışında olacaklar. Fakat ne hıristiyanlar, ne bu 
zamandaki müslümanlar, ne yahudiler ne de başka bir yalanlayıcı 
bu gaybî haberin dairesi dışında olabilir. Ancak bizim cemaatimiz 
bu kapsamın dışındadır. Çünkü Cenab-ı Hak onu bir tohum gibi 
ekti. Doğrusu bir peygamberin sözleri asla yalan olamaz. Adı ge- 
çen Mesih'in sözlerinde "Yeryüzünde bulunan her millet dövüne- 
cektir," diye açık bir işaret mevcuttur. Öyleyse hangi millet bu 
sözlerin kapsamı dışında olabilir? Çünkü adı geçen ayetteki Me- 
sih'in sözlerinde hiçbir millet ayrı tutulmamıştır. Ancak henüz bir 
millet denilmeyecek çapta olan bir cemaat bunun dışındadır. O da 
bizim cemaatimizdir elbette. Doğrusu önceden verilen bu haber 
çağımızda bütün açıklığıyla gerçekleşmiştir. Hz. İsa Mesih ile 
ilgili hakikat ve doğruluk çağımızda ortaya çıktı. Bu da hiç şüphe- 
siz adı geçen milletlerin yas tutmalarına neden oldu. Çünkü bu 
durumda bütün milletlerin hatası ve foyası meydana çıktı. Hıristi- 



İsa Mesih Hindistan'da 



43 



yanların îsa Mesih'i tanrı yapmak için kopardıkları yaygara artık 
hasretli hıçkırıklara dönüşmektedir. Müslümanların da "îsa Mesih 
sağ olarak göğe çıktı" diye gece gündüz ettikleri inat artık ağlayıp 
sızlamalarına neden olmaktadır. Yahudilerinse hiçbir şeyi kalma- 
mıştır. 

Burada şu noktaya değinmek, açıklamaya değer sanırım. 
Hani adı geçen ayette "o zaman yeryüzündeki bütün milletler ağ- 
layıp dövünecektir," diye geçen "yeryüzü" kelimesi Şam ülkesi 15 
ve toprakları demektir. Adı geçen milletlerin üçü de bu bölgeyle 
ilgilidir. Yahudilerin başlangıcı ve kaynağı burasıdır, tapınakları 
da oradadır. İsa Mesih bu ülkeden çıktığı için burası hıristiyanları 
ilgilendirir. Hıristiyanlık dininin ilk cemaati burada meydana gel- 
di. Müslümanlar ise kıyamete dek bu ülkenin vârisi oldukları için 
burası kendilerini elbette ilgilendirir. Eğer "yeryüzü" kelimesinin 
anlamı, her yer ve her toprak ise yine de bir sakınca yoktur. Çün- 
kü gerçek açığa çıktığında her yalanlayıcı pişman olacaktır. 

İncil'de bulduğumuz şâhitliklerden biri de aşağıda yazdığı- 
mız Matta İncil'inin şu yazısıdır: "Kabirler açıldı. Dinlenmekte 
olan nice kutsal kimselerin ölüleri ayağa kalktı. O dirilerek ayağa 
kalkınca (İsa Mesih dirilerek kalkınca) onlar da kabirlerinden çı- 
kıp kutsal şehre vardılar. Orada birçok kimselere göründüler." 
(Bkz. İncil, Matta 27, ayet 52) 

Hiç şüphesiz İncil'de geçen bu hikâye, İsa Mesih'in ayağa 
kalktıktan sonra nice kutsal kimselerin dirilip başkalarına görün- 
dükleriyle ilgilidir. Bu geçmişte meydana gelen tarihi bir olay 
değildir. Eğer öyle olsaydı o zaman çoktan kıyamet kopardı. Dün- 
yadan gizli tutulan doğruluk ve iman meselesi artık herkese büs- 
bütün açılırdı. İman, iman olmaktan çıkardı. İster mümin, ister 
kâfir, öbür âlemin gerçeği herkesin gözü önüne apaçık olarak seri- 
lirdi. Tıpkı ay ile güneş, gece ile gündüz gibi her şey aşikâr olarak 
görünürdü. Eğer öyle olsaydı o zaman iman, neticesinde ecir ve 
sevap beklenen, paha biçilmez değerli bir şey olmaktan çıkardı. 
Eğer halk ve sayıları yüzbinlere ulaşan İsrailoğullarının peygam- 



15 Suriye ve çevresindeki bölgeler demektir. (Çevirmen) 



44 



İsa Mesih Hindistan'da 



berleri çarmıh olayı sırasında gerçekten dirilip şehre inmiş olsa- 
lardı, îsa Mesih'in doğruluğu ve tanrılığını ispatlamak için bu 
mucize gösterilip yüzlerce peygamber ile yüzbinlerce kutsal kimse 
ansızın diriltilmiş olsaydı, o zaman yahudilerin eline güzel bir 
fırsat geçmiş olurdu. Onlar, henüz yeni diriltilmiş peygamberleriy- 
le öteki kutsal şahsiyetlere, daha önce ölmüş olan atalarına İsa 
Mesih hakkında, "tanrılık iddia eden bu adam gerçekten doğru 
mu, yoksa iddiasında yalancı mı?" diye sorabilirlerdi. Umarım 
onlar bu fırsatı ellerinden kaçırmamışlardır. Onlar onun niteliğini 
mutlaka sormuşlardır. Çünkü Yahudiler, bu gibi sorular sorup 
araştırmak için ölülerin tekrar dirilip dünyaya gelmesine pek me- 
raklı ve hırslıydılar. Peki, eğer yüzbinlerce ölü dirilip şehre varmış 
ve her mahalleye binlerce ölü girmişse, bu gibi fırsatı Yahudiler 
ellerinden nasıl kaçırabilirler? Onlar mutlaka bir iki değil binlerce 
ölüye bu soruyu sormuşlardır. Sonra bu ölüler kendi evlerine gir- 
diğinde, hele yüzbinlerce ölü tekrar dünyaya geri geldiklerinde ev 
ev amansız bir gürültü kopmuştur. Her evde aynı meşgale, aynı 
zikir ve fikir başlamıştır. Halk ölülere, "söyleyin bakalım, şu Yesu 
Mesih denilen adam, size göre de gerçekten bir tanrı mıdır?" diye 
sormuşlardır herhalde. Fakat bilindiği gibi ölülerin bu şahitliğin- 
den sonra Yahudiler beklendiği gibi, ne îsa Mesih'e inandılar ne 
de az da olsa yumuşadılar. Tam tersine, kalpleri daha da katılaştı. 
Anlaşılan ölüler iyi bir şahitlikte bulunmamışlar galiba. Onlar hiç 
tereddütsüz, "bu adam tanrılık iddiasında tamamen yalancıdır. 
Yüce Allah'a karşı iftira ediyor" diye cevaplandırmış olacaklar. 
Bundan ötürü Yahudiler, yüzbinlerce insanın hatta peygamberle- 
rin dirilmelerinden sonra bile haylazlıklarından vazgeçmemişler- 
dir. Onlar, İsa Mesih'i öldürdükten sonra yine öldürmek için baş- 
kalarının peşine düştüler. 

Doğrusu yüzbinlerce kutsal insanın, tâ Hz. Âdem'den Hz. 
Yahya'ya kadar o kutsal toprakların kabirlerinde yatmakta olan 
bütün insanların dirilmeleri hiç akla sığar mı? Sonra vaaz vermek 
üzere şehre inmeleri, sonra herkesin ayağa kalkıp binlerce insanın 
önünde, "Yesu Mesih gerçekten sadece Tanrı'nın oğlu değil, ken- 
di başına bir tanrıdır. Ona tapacaksınız. Önceki görüş ve inançla- 



İsa Mesih Hindistan'da 



45 



rınızdan vazgeçin yoksa cehennemi boylarsınız. Bu cehennemi biz 
gözümüzle görüp geldik ha!" diye şâhitlik etmeleri hiç akıl kârı 
değildir. Sonra bu kadar muazzam bir şahitlik ve görgü tanıklığına 
rağmen, hele yüzbinlerce kutsal ölünün ağzıyla verdiği şahâdete 
rağmen yahudiler inkârlarından aslâ vazgeçmediler! Bizim vicda- 
nımız bunu kabul etmiyor doğrusu. Eğer gerçekten yüzbinlerce 
kutsal kimseyle daha önce ölmüş nebi ve peygamberler yeniden 
dirilerek şâhitlik için şehre gelmişlerse, ters bir şâhitlik ettiklerin- 
den hiç şüphe yoktur. Hz. İsa'nın tanrılığını da asla tasdik etme- 
mişlerdir. Onun için Yahudiler bunca ölülerin şahitliklerini dinle- 
yip kâfirlikleri üzerinde direnerek katılaştılar. Hz. İsa onlara kendi 
tanrılığını kabul ettirmek istiyordu. Fakat Yahudiler bu tanıklıktan 
sonra onun peygamberliğini dahi inkâr ettiler 

Doğrusu böyle inançlar son derece zararlı ve kötü etkiler bı- 
rakır. Yüzbinlerce ölü dirilmiş veyahut daha önceleri İsa Mesih 
herhangi bir ölüyü diriltmiş diye inanmaktan kötülük meydana 
gelir. Çünkü bu ölüler dirildikten sonra hiçbir hayırlı sonuç çık- 
mamıştır doğrusu. Bu da insanın tabiatıdır; örneğin, biri pek uzak 
bir ülkeye gider, birkaç yıl sonra kendi şehrine geri gelir, tabiatıy- 
la gittiği ülkenin harika ve tuhaf şeylerini hemşehrilerine büyük 
bir coşkuyla anlatmak ister. O diyarın hayranlık verici olayları 
hakkında bilgi vermek ister. Yoksa uzun bir ayrılıktan sonra tekrar 
halkıyla görüştüğü zaman dilini mi yutar? Dilsizler gibi karşıla- 
rında put mu kesilir? Bu gibi bir durumda halk da tabii bir coşkuy- 
la böyle bir kimseye koşarak gelir. O ülkenin ahvalini, orada olup 
bitenleri kendisine sorar. Üstelik bir rastlantı sonucu, halkın otur- 
duğu memlekete gariban, zavallı, üstü başı perişan biri çıkagelse, 
"Bunların, başkentini görüp gezdikleri ülkenin padişahıyım. Filan 
padişahtan da azâmet ve haşmet bakımından daha üstün bir dere- 
cedeyim," diye iddia ederse, halk memleketlerine gelen turistlere, 
"memleketimizde bugünlerde bulunan, sizin geldiğiniz ülkenin 
padişahı olduğunu iddia eden adam gerçekten de oranın padişahı 
mı? diye sorup araştırır. Bunun üzerine onlar da gerçeği söylerler. 
Böyle bir durumda, yukarıda belirttiğim gibi, Hz. İsa'nın eliyle 
diriltilen ölülerin diriltilmesi ancak, tabii olarak kendilerinden 



46 



İsa Mesih Hindistan'da 



istenilen şâhitlik yararlı sonuçlar vermişse takdire şayandır. Fakat 
maalesef durum böyle değildir. Nitekim çaresiz olarak ölülerin 
diriltilmesini varsaymakla birlikte yine bu ölülerin Hz. îsa hak- 
kında yararlı ve doğruluğunu ispatlayan bir şâhitlikte bulundukla- 
rını da varsaymak zorundayız ama onların şâhitlikleriyle fitne 
daha da artmış olacak. Keşke insanlar yerine hayvanların diriltil- 
mesinden söz edilseydi. Örneğin, "Hz. İsa binlerce öküzü diriltti," 
denseydi biraz akıllıca hareket sayılırdı. Birileri itiraz ettiği zaman 
ya da adı geçen itiraz yapıldığında veyahut "bu ölülerin şahitlikle- 
rinden ne gibi sonuç meydana çıktı," denildiğinde biz de hemen, 
"onlar öküz, dilsiz birer hayvandırlar. İyi veya kötü şahitlik ede- 
cek dilleri yoktu ki!" deriz. Fakat onlara göre Hz. İsa yüzbinlerce 
basbayağı ölüleri diriltmişti. Örneğin bugün birkaç Hindu'yu çağı- 
rıp, "sizin daha önce ölmüş atalarınızdan onbeş-yirmi kişi dirilip 
dünyaya geri gelse ve filanca dinin doğru olduğuna tanıklık etse, 
sizin o dinin doğruluğu hakkında hiçbir şüpheniz kalır mı?" diye 
sorarsanız, onlar asla olumsuz cevap vermeyecekler. Doğrusu bu 
kadar açıklık ve aydınlık gördükten sonra kâfirlik ve inkâr üzerin- 
de direten hiç kimse olamaz. 

Ne yazık ki, ülkemizdeki Sih'ler bile bu gibi hikâyeler uy- 
durmakta hıristiyanlardan daha iyi, daha atik ve daha uyanıktırlar. 
Örneğin onlar şöyle anlatırlar; bir kere onların mürşidi Guru Baba 
Nanak ölü bir fili diriltmişti. Şimdi böyle bir mucizeye karşı adı 
geçen itiraz ile sonuçları gibi bir şey söylenemez. Çünkü bu itiraz 
gibi Sih'lere karşı birisi itiraz ederse onlar, "filin konuşacak dili 
yok ki Baba Nanak'ı tasdik etsin yahut yalanlasın," diye hemen 
cevap verebiliyorlar. Avam tabakası, kısa akıllarınca bu gibi mu- 
cizelere sevinir. Ama aklı başında olan kimseler yabancıların iti- 
razlarıyla karşılaşınca canları sıkılır, kalpleri incinir. Herhangi bir 
toplantıda böyle saçma sapan hikâyelerden sözedilirse onlar utanç 
duyarlar. 

Biz Hz. İsa (a.s.)'ı can-ü gönülden severiz, tıpkı 
hıristiyanların kendisini sevdiği gibi, hatta onlardan da fazla seve- 
riz. Çünkü onlar kimi övdüklerini bilmezler. Ama biz kimi övdü- 
ğümüzü gayet iyi biliyoruz. Çünkü biz kendisini gördük! 



İsa Mesih Hindistan'da 



47 



Şimdi biz İndilerde, "çarmıh hâdisesinden sonra, önceden 
ölmüş bütün kutsal kimseler dirilerek şehre geldiler," diye yazılı 
olan inancın gerçeğini açıklamak istiyoruz. 

Doğrusu bu bir keşifti. Çarmıh hâdisesinden sonra kalbi ter- 
temiz olan bazı kimseler bunu rüya gibi gördüler. Sanki ölmüş 
kutsal kimseler dirilip şehre gelmiş halk ile görüşüyorlar. Nasıl ki, 
Cenab-ı Hakk'ın kutsal kitaplarında rüyaların tabiri yapılmışsa; 
mesela Hz. Yusuf'un rüyasının tabiri yapıldı; onun gibi adı geçen 
rüyanın da bir tabiri vardı. O tabir şöyleydi: îsa Mesih çarmıhta 
ölmedi. Cenab-ı Hak onu çarmıh ölümünden kurtardı. Eğer bize, 
"bunun tabirinin böyle olduğunu nereden öğrendiniz," diye soru- 
lursa, biz de, "yorum tekniğinin önde gelen bilginleri de aynı şe- 
kilde yazmışlardır. Bütün yorum bilginleri kendi tecrübelerine 
dayanarak buna tanıklık etmişlerdir," diye cevap veririz. Nitekim 
biz eski zamanda geçmiş, tabir ilminin büyük bir imamının eseri 
olan "Tatir'ül-en'am' , da.n bir yorumu esas metniyle aşağıya yazı- 
yoruz: 

"Birisi rüyasında veya keşifte ölülerin kabirlerinden çıkıp 
evlerine döndüklerini görürse, onun tabiri şöyledir: "Esirin biri 
hapisten çıkıp zalimlerin elinden kurtulacaktır". (Bkz: 
Kutbuzzaman Şeyh Abdulgani Ennab\üsî-"Tatir'ül-en'am fi ta- 
bir'il-menam" s. 289) adı geçen yazının üslûbu ve anlatış tarzından 
da anlaşılıyor ki, bu esir şan ve yücelik sahibi bir kimse olacaktır. 
Görüyor musunuz, bu tabir Hz. İsa (a.s.)'a tam tamına uyar. Bu 
yorumdan hemen anlaşılıyor ki, bir ipucunu açığa çıkarmak ve 
aklı başında olanların îsa Mesih'in çarmıh ölümünden kurtuldu- 
ğunu anlayabilmeleri için kendilerine, ölmüş kutsal kimselerin 
şehre girdikleri rüyada göründü. Yine bunun gibi, încillerin birçok 
yerlerinden Hz. İsa'nın çarmıhta ölmediği, kurtularak başka bir 
ülkeye geçtiği anlaşılmaktadır. Fakat sanırım buraya kadar anlat- 
tıklarım adaletli kimselerin anlamaları için yeterlidir. 

Bazı kimselerin kalplerine, "İncillerde sık sık Hz. İsa'nın 
çarmıhta öldüğü, daha sonra dirilerek göğe çıktığı yazılıdır," diye 
bir itirazın gelmesi mümkündür. Bu gibi itirazların cevabını daha 



48 



İsa Mesih Hindistan'da 



önce biraz özetle vermiş bulunuyorum. Buradaysa şu kadar anlat- 
mak uygun olacak sanırım: Hz. îsa (a.s.) çarmıh hâdisesinden son- 
ra havarilerle görüştü. Galil'e kadar yolculuk etti. Ekmekle kebap 
yedi. Yaralarını gösterdi. Amlus adlı yerde havarilerle birlikte bir 
gece konakladı. Gizlice Pilatus'un bölgesinden uzaklaştı. Pey- 
gamberlerin töresine uygun olarak o ülkeden göç etti ve korkarak 
yola çıktı. Bu gibi olayların tümü onun çarmıhta ölmediğini göste- 
rir. Fanî vücudunun tüm gereklilikleri onunla birlikteydi. Kendi- 
sinde hiçbir yeni değişiklik meydana gelmedi. Göğe çıktığını anla- 
tan hiçbir görgü tanıklığı İncil'de yoktur. 16 Eğer böyle bir tanıklık 
olsaydı bile yine de güvenilmeye layık değildi. Çünkü İncil yazar- 
ları pireyi deve yapmaya alışmışlardır. Hardal tanesini abarta 
abarta dağa çevirirler. Örneğin İncil yazarlarından birinin ağzın- 
dan "İsa Mesih Tanrı'nın oğludur," diye bir ifade çıkıverirse, ikin- 
ci İncil yazarı hemen onu büsbütün tanrı yapmaya koyulur. Üçün- 
cüsü ise yer ve göğün bütün yetkilerini kendisine mal etmeye giri- 
şir. Dördüncüsü ise, "hep odur, ondan başka tanrı yoktur" diye 
apaçık ifade eder. Böylece meseleyi çeke çeke nereden nereye 
götürürler. Daha önce temas ettiğimiz o rüyayı ele alalım. Bu rü- 
yaya göre birtakım ölüler kabirlerinden çıkıp şehre inmişler. Doğ- 
rusu bu bir rüyaydı. Buna zahiri anlam vererek "gerçekten ölüler 
kabirlerinden çıkıp Jerusalem şehrine gelmişler, oranın ahalisiyle 
görüşmeler yapmışlar," diye anlatmışlar. Hani derler ya, adamın 
biri tek kanatlı bir karga yapıp uçurmuş. Daha sonra gelenler "ha- 
yır efendim tek bir karga değil, bu gibi yüzbinlerce karga uçurul- 
du," diye eklemişler. Bir yerde abartmanın durumu buysa orada 
gerçekler nasıl tanınacak? Şu İncillerdeki Tanrı'nın kitapları deni- 
len bölümlerde yer alan korkunç acayip abartmalı sözler dikkate 
şayandır. Örneğin, "İsa Mesih'in becerdiği işlerin tümünü kaleme 
almak mümkün olsaydı bu işlerden sözeden kitaplar dünyaya sığ- 
mazdı," diye abartılmıştır. Peki, bu gibi abartma, doğruluk ve ada- 
lete sığar mı? Mademki İsa Mesih'in yaptığı işler ucu bucağı ol- 
mayan çok engin işlerdi, peki neden bunların hepsi yalnız üç yıl 



Hiç kimse, "kendisi gözümün önünde göğe çıktı ve ben buna görgü tanığı- 
yım," demez. (Yazar) 



İsa Mesih Hindistan'da 



49 



gibi bir müddete sığdı? Bu doğru değil mi? Bu İncillerin bir kötü- 
lüğü de daha önceki kitapların referanslarını yanlış olarak verme- 
sidir, îsa Mesih'in soyağacını bile doğru dürüst yazamamışlardır. 
İncillerden de anlaşıldığı gibi, bunların yazarları pek kalın kafalı 
kimselerdi. Hatta bunlardan bazıları îsa Mesih'i bir hortlak zanne- 
diyorlardı. Yine bu înciller eskiden beri, dürüstlüğü üzerinde 
durmamakla da suçlanır. Daha başka nice kitaplar İncil adına ka- 
leme alındı. Neden öteki kitapların içeriğinin hepsini reddedip bu 
indilerde yazılı olan her şeyi kabul edelim? Bu hususta elimizde 
hiçbir sağlam delil yoktur doğrusu. Öteki İndilerde, bu dört İn- 
cil'de olduğu kadar aslı astarı olmayan abartmalar yoktur. 

Ne tuhaftır ki, bu kitaplarda bir yandan İsa Mesih'in terte- 
miz ve kusursuz bir karakteri olduğundan sözedilmiştir. Diğer 
taraftan herhangi kutsal birinin şanına yakışmayacak suçlamalarla 
suçlanmıştır. Örneğin Tevrat'ın emirleri gereğince birçok İsrailî 
peygamberler, tertemiz insanların nesli çoğalsın diye yüzlerce 
kadını eş edinmişlerdi. Fakat bunun yanısıra siz bir peygamberin 
böylesine umursamazlık sergilediğini herhalde hiç işitmemişsiniz- 
dir. Sözgelimi gidip, pis, ahlaksız, şehrin tanınmış bir kahpesini 
görsün, o da pis elleriyle kendisine dokunsun, haram kazancıyla 
almış olduğu yağı onun başına sürsün, saçlarıyla onun ayaklarını 
temizlesin. O pis düşünceli yosmanın bu gibi hareketler yapması- 
na müsaade etsin ve buna hiç engel olmasın. Doğrusu bu gibi bir 
yerde ve bu gibi bir manzara karşısında tabii olarak insanın içinde 
doğan kuşkulardan ancak iyi niyet sayesinde kurtulunabilir. Her 
ne olursa olsun başkaları için bu iyi bir örnek değildir. Kısacası, 
bu înciller bu gibi tuhaf görüşlerle dopdoludur. Bu da bunların 
artık çığrından çıktığını veyahut bu İncillerin, havariler ve öğren- 
cileri dışında başka kimseler tarafından yazıldığını gösterir. Örne- 
ğin Matta İncilinin şu sözlerini ele alalım, "Bu söz bugüne kadar 
yahudiler arasında yaygındır." Bu sözün yazarının Matta olduğu- 
nu söylemek doğru ve yerinde mi? Bu cümleyi okuduktan sonra 
"Matta İncilinin yazarı bizzat Matta değil, onun ölümünden sonra 
başka biri tarafından kaleme alınmıştır," diye bir sonuç ortaya 
çıkmıyor mu? Yine Matta İncili, 28. bölüm, ayet 12-13'te şöyle 



50 



İsa Mesih Hindistan'da 



bir yazı yer almaktadır. "Yahudiler, bazı ileri gelenlerle bir araya 
gelip danıştılar ve bekçilere çok para vererek; "biz geceleyin uy- 
kudayken onun öğrencileri, yani İsa'nın öğrencileri gelip onu çal- 
dılar," deyin diye tembihte bulundular. Şimdi bakın, bunlar ne çiğ 
ve yakışıksız sözlerdir. Bu artık ne demektir? Acaba Yahudiler, 
Yesu Mesih'in öldükten sonra dirildiğini gizlemek için ve bu ola- 
ğanüstü mucizenin millet içinde yayılmasına engel olmak için 
bekçilere rüşvet mi verdiler? Ne demektir bu? Bir kere bu muci- 
zeyi Yahudiler arasında yaymak bizzat Yesu Mesih'in göreviydi. 
Fakat size göre kendisi de onu gizledi ve başkalarını da bunu söy- 
lememelerini sıkı sıkıya tembihledi. Eğer siz, "İsa Mesih yaka- 
lanmaktan korktuğu için bunu yaptı," derseniz, o zaman ben de, 
"Bir kere Allah'ın takdiri kendisi üzerine inmiş, artık öldükten 
sonra yine manevi vücuduyla dirilmişti. Şimdi Yahudilerden ne- 
den korkuyormuş? Çünkü artık Yahudilerin gücü kendisine karşı 
asla yetmezdi. Şimdi artık bu fani hayattan yükselerek kurtulmuş- 
tur," derim. 

Ne yazık ki, bir yandan İsa Mesih'in manevî vücut alarak 
dirilmesi, havarileriyle görüşmesi Galil'e doğru yolculuk etmesi 
ve daha sonra da göğe çıkması anlatılır, diğer yandan her adım 
başında manevî ve celalî vücut sahibi olduğu halde yahudilerin 
korkusu peşini bırakmıyor. Yine yahudinin biri kendisini görme- 
sin diye memleketinden gizlice kaçar. Kendini korumak için can 
havliyle Galil'e doğru 189 kilometrelik yolu alır. Havarilere bu 
hadiseyi hiç kimseye anlatmamalarını sıkı sıkıya tembihler. Ma- 
nevî ve celalî vücudun hokkabazlığı ve belirtileri bunlar mı? 

Aslâ! Bu, İsa Mesih'in ne celâlî ne de yeni bir vücuduydu. 
Aynı vücuttu. Yara bere içinde olan bir vücut. Fakat can vermek- 
ten ve can çekişmekten kurtarılmıştı. Ama yine de Yahudilerden 
korkusu vardı. Onun için İsa Mesih zâhirî tedbirlere riayet ederek 
ülkeyi terk etti. Buna karşı söylenen sözlerin hepsi saçma sapan ve 
çiğ görüşlerdir. Neymiş efendim, Yahudiler bekçilere rüşvet ver- 
mişler ve onlara, "birileri sorarsa, uyuya kaldığınızı, İsa Mesih'in 
naaşım da öğrencilerinin kaçırdıklarını söyleyin," diye tembih 
etmişler. Mademki onlar uyuyorlarmış, İsa'nın naaşım öğrencile- 



İsa Mesih Hindistan'da 



51 



rinin kaçırdıklarını nasıl anlamışlar? diye soru sorulmaz mı? Son- 
ra yalnız îsa Mesih'in mezarında bulunmamasından dolayı, aklı 
başında olan bir kimse onun göğe çıktığına mı inanacak? Dünyada 
başka nedenlerden dolayı mezarlar bomboş kalmaz mı? 

Bunun ispatı da aslında îsa Mesih'e düşerdi. Göğe çıkmadan 
önce gidip iki-üç yüz Yahudi ve Pilatus ile görüşmesi lazımdı. 
Sonra çıplak gözle görünmeyen vücuduyla, yani celâli vücuduyla 
hiç kimseden korkmaması lazımdı. Fakat İsa Mesih bunu yapma- 
dı. Kendisine karşı olanlara hiçbir ispatta bulunmadı. Tam tersine, 
can havliyle Galil'e doğru kaçtı. Biz kesin olarak, küçücük bir 
penceresi olup bir odacığa benzer mezardan çıktığına inanıyoruz. 
Onun havarileriyle gizlice görüşmesi de doğrudur. Fakat kendisi- 
ne çıplak gözle görülmeyen celâli bir vücut verilmişti diye iddia 
etmek büsbütün yanlıştır. Vücut aynı vücuttu. Yara bere de aynıy- 
dı. Fakat aman yahudiler tekrar yakalamasınlar diye ödü kopuyor- 
du. İncil'in 28. bölümü ayet 7, 8, 9, 10'u dikkatle okuyun. Bu 
ayetlerde açıkça, "İsa Mesih'in sağ olduğunu ve Galil'e doğru 
yola çıktığını öğrenen bazı kadınlar bu haber üzerine çok sevin- 
mişlerdi. Haber getiren adam kendilerine "gizlice gidip onun öğ- 
rencilerine de haber verin" demişti. Fakat adı geçen kadınlar bü- 
yük bir korku ile yola çıktılar. Haylaz bir yahudi'nin, İsa Mesih'i 
yine yakalamasından kaygı duyuyorlardı," diye anlatılmaktadır. 
Adı geçen İncil'in dokuzuncu ayetinde ise, "kadınlar, öğrencilere 
haber vermeye giderken yolda Yesu ile karşılaştılar. Kendisi onla- 
ra, "Selam" dedi." Onuncu ayette ise şöyle yazılıdır, "Yesu o ka- 
dınlara, "korkmayın, yani benim yakalanmamdan tasalanmayın. 
Ama kardeşlerime Galil'e gitmelerini söyleyin. Onlar orada beni 
görecekler," dedi." 17 Yani ben artık buralarda duramam çünkü 
düşman korkusu vardır. Doğrusu, İsa Mesih öldükten sonra, gözle 
görülmez, elle tutulmaz celâli bir vücutla dirilmiş olsaydı, bu gibi 

17 Burada İsa Mesih kadınlara, "Şimdi ben gözle görülmez, elle tutulmaz 
celâli bir vücut ile tekrar dirildim. Artık bana hiç kimse elini uzatamaz," diye 
teselli vermiyor. Kadınları zayıf bilip, onlara biraz teselli veriyor. Erkekler 
daima kadınlara böyle teselli verirler. Gözle görülmez soyut bir vücut için hiç- 
bir ispatta bulunmadı. Tam tersine, kendi eti ve kemiklerini gösterip normal bir 
vücut olduğunu kanıtladı. (Yazar) 



52 



İsa Mesih Hindistan'da 



bir hayatı Yahudilere ispatlamak kendisine düşerdi. Fakat bize 
göre İsa Mesih bu görevin hakkını vermedi. Bunun ispatı onun 
boynunda kaldı. Eğer biz, İsa Mesih'in tekrar dirilmesiyle ilgili 
ispata Yahudiler engel olmuşlardır diye Yahudileri suçlarsak, bu 
düpedüz bir saçmalık olur. Tam tersine bizzat İsa Mesih, kendisi- 
nin tekrar dirilmesiyle ilgili hiçbir ispat, hiçbir delil vermedi. Bu- 
na karşı, onun sağa sola kaçması, gizlenmesi, yemek yemesi, 
uyuması ve yaralarını göstermesi onun çarmıhta ölmediğini göste- 
ren büyük bir ispattır. 



İsa Mesih Hindistan'da 



53 



ikinci bolum 

İsa Mesih'in çarmıh ölümünden kurtulduğuna dair, 
Kur'ân-ı Kerîm ve sahih hadislerde 
bulduğumuz tanıklıklar 



54 



İsa Mesih Hindistan'da 



Bu bölümde yazacağımız delilleri görüp birinin aklına, 
"Hıristiyanlara karşı bu gibi açıklamalarda bulunmak fayda sağ- 
lamaz. Çünkü onlar Kur'ân-ı Kerîm'i ve hadisi kendileri için, kar- 
şısında boyun eğecekleri bir delil olarak saymazlar," diye bir dü- 
şünce gelebilir. Bizim bu delilleri yazmaktan gayemiz, Hıristiyan- 
ların Kuran-ı Kerim ile Yüce Peygamber Efendimizin bir mucize- 
sini öğrenebilmeleridir. Yani yüzyıllardan beri gizli olup çağımız- 
da ortaya çıkan gerçekleri Kuran-ı Kerim ile Yüce Peygamber 
Efendimizin ilk baştan beri anlattığını bilmeleri için bu delilleri 
kaleme aldım. Nitekim bunlardan birkaçını aşağıda yazıyorum. 
Cenab-ı Hak Kuran-ı Kerim' de şöyle der: 

.İJUflj Ojfâ Uj .... p^İ 4İ*iu j^Jj Oy^a Uj Ojto Uj 



Yani yahudiler Hz. İsa'yı ne gerçekten öldürebildiler, ne de 
çarmıh ile canını alabildiler. Sanki Hz. İsa çarmıhta ölmüş gibi 
onlar şüpheye düştüler. Gönülleri rahatlasın diye ve İsa Mesih'in 
gerçekten çarmıh üzerinde öldüğüne dair ellerinde delil de yoktur. 

Adı geçen ayetlerde Cenab-ı Hak bunu anlatıyor ve doğru- 
su da budur. İsa Mesih çarmıha gerilerek öldürülmek istendi. Ya- 
hudilerle hıristiyanlar, İsa Mesih'in gerçekten çarmıhta öldüğüne 
inandılar. Fakat bu bir aldatmacadır doğrusu. Cenab-ı Hak bazı 
sebepler meydana getirdi. İsa Mesih o sebepler sayesinde çarmıh 
ölümünden kurtuldu. Burada biraz adaletli olarak düşünün. 
Kur'ân-ı Kerîm' in yahudilerle hıristiyanlara karşı söylediklerinin 
hepsi eninde sonunda gerçek olarak ortaya çıkmadı mı? Çağımız - 
daki en ileri derecedeki araştırmalar sonucu İsa Mesih'in çarmıh 
ölümünden kurtulduğu kesin olarak ispatlanmıştır. Kitaplara bak- 
tığımızda yahudiler, "Nasıl olur da İsa (a.s.), kemikleri kırılmadığı 
halde iki-üç saatte öldü," sorusuna hiçbir zaman cevap veremez- 
ler. Bundan dolayı bazı yahudiler, "Biz İsa'yı kılıçla öldürdük" 
diye başka bir uydurmada bulunurlar. Oysa yahudilerin eski tarih- 
lerine göre İsa Mesih'in kılıçla öldürülmesi vâki değildir. İsa Me- 



Nisa Suresi 158 



İsa Mesih Hindistan'da 



55 



sih'i kurtarmak için bu da Cenab-ı Hakk'ın bir tecellisidir. Ortalı- 
ğa bir karanlık çöker. Yer sarsıntısı meydana gelir. Pilatus'un ka- 
rısı bir rüya görür. O sebt günüdür. Gece çabuk kararır. Kanunla- 
rına göre sebt akşamı çarmıhta asılı bulunan herkes yere indirilir. 
Hükümdarın kalbi karısının görmüş olduğu korkunç rüyadan etki- 
lenip îsa Mesih'i kurtarmaya koyulur. Bu vakaların hepsini 
Cenab-ı Hak İsa Mesih'i kurtarmak için aynı zamanda meydana 
getirdi. Aynı zamanda herkes onu ölü sansın diye Cenab-ı Hak 
ona baygınlık verdi. Yüce Allah müthiş bir yer sarsıntısı meydana 
getirerek yahudilerin kalplerine korku, korkaklık ve bir azap kay- 
gısı saldı. Bir de sebt gecesinde çarmıh üzerinde herhangi bir ölü 
kalmasın diye aşırı endişeleri vardı. Hem ortalık karanlık, hem yer 
sarsıntısı, büyük bir telaş meydana geldi. Onlar bu esnada evlerini 
de düşünüyorlardı. Bu karanlıkta yer sarsıntısı sonucu çoluk çocu- 
ğun başına gelenleri de düşünüyorlardı elbette. Bir de, "Bizim 
düşündüğümüz gibi bu şahıs yalancı ve kâfir ise, ona eziyet verdi- 
ğimizde, daha önce hiç görülmemiş heybetli alametler neden orta- 
ya çıktı?" diye bir dehşet kalplerini sarmıştı. Gönülleri son derece 
huzursuz ve tedirgin olduğundan ötürü, artık İsa'nın gerçekten 
ölüp ölmediğini inceleyecek halleri yoktu. Fakat bunların hepsi 
aslında İsa Mesih'i kurtarmak için İlâhi tedbirlerdi. 



Bu ayet-i kerime de adı geçen gerçeğe işaret eder. Yani 
yahudiler İsa Mesih'i öldüremediler. Cenab-ı Hak onları şüpheye 
düşürdü. Onlar İsa'yı öldürdüklerini sandılar, fakat gerçekte öldü- 
remediler. Ermiş kişilerin umutları, Allah'ın lütuflarını görünce 
daha da artar. Doğrusu Cenab-ı Hak kullarını ne zaman ve nasıl 
korumak isterse elbette korur. 

Yine Kur'ân-ı Kerîm' de İsa Mesih hakkında şöyle bir ayet 

vardır: 



19 Nisa sûresi: 158 



19 




56 



İsa Mesih Hindistan'da 



20 l^Aİl ^>"J 

Tercümesi de şöyledir: îsa Mesih bu dünya hayatında da 
halkın gözünde büyük şan, şeref, azamet ve yüceliğe nail olacak- 
tır, ahirette de. 

Fakat bilindiği gibi İsa Mesih, Hirodos ve Pilatus'un ülke- 
sinde hiç saygınlık görmedi. Tam tersine, son derece hırpalanıp 
aşağılandı. İsa Mesih, tekrar dünyaya geleceği zaman büyük şan 
ve şerefe nail olacak diye düşünmek ise, asılsız bir kuruntudan öte 
bir şey değildir. Böyle bir düşünce sadece Cenab-ı Hakk'ın kitap- 
larının anlayışına karşı değil, aynı zamanda eski tabiat kanunlarına 
da aykırı ve taban tabana ters düşer. Sonra hiç ispatı olmayan bir 
düşünceden öte bir şey değildir. En doğrusu ve gerçek olan şudur 
ki, Hz. İsa (a.s.) o bahtsız milletin elinden kurtulup Pencap ülkesi- 
ne şeref verdiği zaman, Cenab-ı Hak bu ülkede kendisine büyük 
bir saygınlık ve yücelik ihsan etti. İsrailoğullarının o zamana ka- 
dar kayıp olan on boyu (kabilesi) bu ülkede kendisiyle karşılaştı. 
Öyle anlaşılıyor ki, İsrailoğulları bu ülkeye geldikten sonra çoğu 
Buda dinine geçtiler. Bazıları ise putperestlik gibi aşağılık şeylere 
kapıldılar. Fakat bunlardan çoğu Hz. İsa (a.s.)ın bu ülkeye gelme- 
siyle doğru yola geldiler. Çünkü Hz. İsa vaazlarında gelecek olan 
Yüce Peygamberi kabul etmeleri için tavsiyelerde bulunduğu için, 
bu ülkeye gelip Afgan ve Keşmirli denilen o on fırka halkın he- 
men hemen hepsi eninde sonunda İslamiyet'e geçtiler. Kısacası, 
Hz. İsa bu ülkede büyük şan ve şerefe nail olmuştur. Bugünlerde, 
Pencap bölgesinde Hz. İsa (a.s.)ın döneminden kalma madeni bir 
para bulunmuştur. Üstünde Pali yazısıyla Hz. İsa'nın adı yazılıdır. 
Bundan da kesin olarak anlaşılıyor ki Hz. İsa (a.s.) bu ülkeye gel- 
dikten sonra şahane bir makama nail olmuştur. Belki de bu made- 
ni para Hz. İsa'ya inanmış olan bir padişah tarafından çıkarılmış- 
tır. Yine bugünlerde başka bir madeni para bulunmuştur. Onun 
üstünde İsrailî bir erkek resmi bulunuyor. Öteden beri ortaya çı- 



Al-i İmran sûresi: 46 



İsa Mesih Hindistan'da 



57 



kan yakın belirtilerden de anlaşılıyor ki, bu, Hz. İsa'nın resmi olsa 
gerek. Kuran-ı Kerim'de Cenab-ı Hak, îsa Mesih'e uğurluk ve 
bereket ihsan etmiştir. Onun için "nereye giderse uğurlu ve kutlu 

2 1 

olacaktır" diye bir ayet de vardır. Nitekim bu madeni paralar da 
İsa Mesih'in Cenab-ı Hak'tan muazzam bir berekete nail olduğu- 
nu gösterir. Kendisi yüce bir şan ve şerefe kavuşuncaya kadar da 
ölmedi. Yine Kuran-ı Kerim'de 



Yani, "Ey İsa! Sana isnât edilen iftira ve suçlamalardan seni 
temize çıkaracağım. Senin tertemiz olduğunu ortaya koyacağım. 
Yahudilerle hıristiyanların sana yükledikleri iftiraları yok edece- 
ğim," diye de bir ayet vardır. 

Aslında bu, önceden verilen büyük bir haberdi. Bunun özeti 
de şöyledir. Yahudiler Hz. İsa'ya karşı büyük bir iftirada bulundu- 
lar. Onlara göre Hz. İsa çarmıh üzerinde ölüp lanetlenmiş, Tanrı 
sevgisi kalbinden tamamen silinip yok olmuş, lanet sözcüğünün 
kavramı gereğince adeta onun gönlü Tanrı' dan uzaklaşmış, bıkıp 
bezmiş. Karanlığın uçsuz bucaksız fırtınalarına gömülmüş. Kötü- 
lükleri sevip iyiliklere düşman kesilmiş. Tanrı ile tüm ilişkilerini 
koparıp şeytanın egemenliği altına girmiş. Tanrı ile kendisi ara- 
sında gerçekten düşmanlık başlamış (Hâşâ) Hıristiyanlar da yine 
kendisine karşı aynı "lanetlenmiş" iftirasında bulundular. Fakat 
Hıristiyanlar akılsızlıklarından dolayı birbirine ters düşen iki kar- 
şıtı bir arada tutmaya çalıştılar. Onlar bir yandan İsa Mesih'i Tan- 
rı'nın oğlu olarak kabul ederler, diğer yandan kendisini "lanet- 
lenmiş kişi" olarak telakki ederler. Oysa onlar da "lanetlenmiş 
kişi"nin karanlık ve şeytanın evladı olduğunu, hatta bizzat şeyta- 
nın kendisi olduğunu biliyorlar. Kısacası, İsa Mesih'e karşı bu 
gibi çirkin iftiralarda bulunuldu. Fakat "mütahhirüke" kelimesin- 
deki haberde şu işaret bulunmaktadır. Gün gelecek Cenab-ı Hak 



col u &j ısf**3 Meryem sûresi: 32 (çevirmen) 
Al-i İmran sûresi: 56 



22 




58 



İsa Mesih Hindistan'da 



Hz. İsa'yı bu gibi bütün iftiralardan temize çıkaracaktır. O da işte 
bu çağdır. 

Gerçi Hz. İsa (a.s.)'ın tertemiz olması, aklı başında olan 
kimselerce, Yüce Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in tanıklığıyla 
ispatlanmıştır. Çünkü Yüce Peygamber Efendimiz ve Kuran-ı 
Kerim'in tanıklığına göre Hz. İsa'ya isnat edilen suçlamaların 
hepsi yalan ve düzmecedir. Fakat halkın gözünde bu tanıklık bir 
inanç olup ince bir meseleydi. Onun için Cenab-ı Hakk'ın adaleti 
de böyle istedi. Nasıl ki, İsa (a.s.)'ın çarmıha gerilmesi herkesçe 
bilinen bir şeydi, apaçık, gözle görülen ve hissedilen şeylerdendi. 
Dolayısıyla onun tertemiz olduğunun ispatlanması ve aklanması 
da gözle görülen ve hissedilen işlerden olmalıydı. Nitekim çağı- 
mızda bu mesele aynen meydana çıktı. Yani İsa'nın aklanması 
sadece bir inanç olarak kalmayıp, artık hissedilir bir şekil almıştır. 
Yüzbinlerce insan çıplak gözüyle İsa'nın kabrini Keşmir- 
Sirinagar 'da görmüştür. Nasıl ki, İsa (a. s.) Gilgit yani Siri adlı 
yerde çarmıha gerilmişti; tıpkı onun gibi kabrinin de Siri adlı yer- 
de, yani Sirinagar'da bulunduğu ispatlanmıştır. 23 Ne tuhaftır ki, 
Sın kelimesi her iki yerde de mevcuttur. Sözün kısası, Hz. İsa 
(a.s.)'ın çarmıha gerildiği yerin adı da Gilgit yani S/n'dir. Anlaşı- 
lıyor ki, Keşmir bölgesinde bulunan Gilgit şehri de adı geçen Siri 
sözcüğüne işaret etmektedir. Herhalde manası Siri olan Gilgit şeh- 
ri de İsa (a.s.)'ın zamanında inşa edilip çarmıh olayının hatırası 
olarak, buralarda da kurulmuştur, hassa şehri de öyledir. Bu söz- 
cük İbrani dilinden olup "Tanrı'nın Şehri" anlamına gelir. Bu şe- 
hir de Hz. İsa zamanında kurulmuştur. 

Hadislerde, güvenilir rivayetlere göre Yüce peygamber 
Efendimiz, Hz. İsa'nın ömrünün 125 yıl olduğunu söylemiştir. 
İslamiyet'in bütün fırkalarınca başka hiçbir peygamberde bulun- 
mayan şu iki şey yalnız İsa peygamberde bulunmaktadır. 



Sirinagar kelimesi iki sözcüğün birleşimi ile meydana gelmiştir. Yani Siri 
kelle demektir, nagar yer, mekân demektir. Başka bir ifadeyle Sirinagar "kelle 
yeri" anlamına gelir. İsa Mesih'in çarmıha gerildiği yerin adı da "kelle yeri" 
idi. Bkz. Matta 27,33, Markos 15/22, Luka 23/33, Yuhanna 19/17 (çevirmen) 



İsa Mesih Hindistan'da 



59 



1. En olgun yaşa erişip 125 yaşına kadar yaşamıştır. 

2. Kendisi dünyanın birçok ülkesini gezmiştir. Bundan do- 
layı ona Seyyah peygamber denir. 

Eğer Hz. İsa yalnız 33 yaşındayken göğe kaldırılmışsa o 
zaman "kendisi 125 yaşında vefat etti" diye anlatılan rivayet doğ- 
ru olamaz. Aynı zamanda daha yaşı çok gençken, 33 yaşındayken 
onca ülkeleri nasıl gezip yolculuk yapabilirdi? Bu gibi rivayetler 
sadece eski güvenilir hadis kitaplarında değil, aynı zamanda bütün 
müslüman fırkalarda, düşünülemeyecek derecede yaygındır. Bü- 
yük hadis kitabı olan Kenz'ül-ümmârde Ebu Hüreyre'nin rivaye- 
tiyle şöyle bir hadis yazılıdır; 

"Yüce Allah, îsa (a.s.)'a "Ey îsa! Hiç kimseler tarafından 
tanınıp eziyet edilmeyesin diye bir yerden başka bir yere, ülkeden 
ülkeye dolaş, gez," diye vahiy etti." 

Yine aynı eserde Hz. Cabir'in rivayetiyle şu hadis yer al- 
maktadır. 

"Hz. İsa (a.s.) daima seyahat eder, ülkeden ülkeye geçer ge- 
zerdi. Akşamleyin orman sebzelerinden bir şeyler yer, tatlı su 
içerdi." 24 

Yine aynı eserde Abdullah bin Ömer'in bir rivayeti de şöy- 
le yazılıdır. 

"Yüce Peygamber Efendimiz, "Allah'ın en sevgili kulları 
gariban kimselerdir," der. Gariban kimlerdir Efendim, diye soru- 
lur. O da, "onlar, Meryemoğlu îsa gibi dinini alıp ülkesinden ka- 
çan kimselerdir" der." 25 



Metinde yeşribü diye geçer. Oysa asıl kitapta şeribe diye geçer. 
25 Kenz'ül-ümmal, Dairetü'l-müarif Nizamiye matbaası, Haydarabad, Hin- 
distan H.1313 



60 



İsa Mesih Hindistan'da 



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 
Tıp kitaplarından alınan tanıklıklar. 



İsa Mesih Hindistan'da 



61 



Hz. İsa'nın çarmıhtan kurtulduğunu gösteren çok büyük bir 
tanıklık daha elimize geçmiştir. Onu kabul etmekten başka çare 
yoktur doğrusu. O bir reçetedir. Adı "İsa Merhemi"dir. Bu reçete 
yüzlerce tıp kitabında yazılıdır. Bu eserlerin bazıları hıristiyanlar 
tarafından yazılmıştır. Bazılarının yazarları mecusi ve 
yahudilerdir. Bazıları ise müslümanlar tarafından kaleme alınmış- 
tır. Bu eserlerin çoğu pek eski zamandan kalmadır. Araştırmalara 
göre, çok önceleri bu reçete dilden dile dolaşarak yüzbinlerce in- 
san arasında ün kazanmıştır. Daha sonraları bu reçeteyi kaleme 
aldılar. îlk önce, Hz. İsa'nın zamanında çarmıh hâdisesinden he- 
men sonra eczacılıkla ilgili bir eser Latincede telif edildi. Bu eser- 
de adı geçen reçete de yer aldı. "Bu reçete Hz. İsa'nın yaraları için 
hazırlanmıştı," diye sözedildi. Sonra o eczacılıkla ilgili eser deği- 
şik dillere çevrildi. Hatta Mâmun Reşit döneminde bu eser Arap- 
çaya çevrildi. Ne tecellidir ki, herhangi bir dine inanan her bilge 
hekim, ister hıristiyan olsun ister yahudi, ister mecusi olsun ister 
müslüman, herkes kendi eserinde bu reçeteyi yazdıktan sonra "Bu 
reçeteyi îsa Mesih için onun havarileri hazırladı," diye açıklamada 
bulundu. 

İlaçların özelliklerini anlatan eserlerden de anlaşıldığı gibi, 
bu reçete herhangi bir vurma veya düşme sonucu meydana gelen 
ezikliklerin iyileşmesi için pek yararlıdır. Bu ezikliklerden akan 
kanı da çok çabuk dindirir. Bu reçete içinde Mürr 26 de vardır. 
Onun için yaralar mikrop bulaşmasından da korunur. Bu ilaç veba 
hastalığına da iyi gelir. Her türlü sivilce ve çıban için de faydalı- 
dır. Acaba İsa (a. s.) çarmıh hâdisesinden aldığı yaralardan sonra 
vahiy yoluyla mı bu ilacı önermiş yahut başka bir hekimin tavsi- 
yesi üzerine mi bu ilaç hazırlatılmış, bilinmiyor. Bu reçetedeki 
bazı ilaçlar mutlak tesirli ve birebirdir. Özellikle Mürr' den Tev- 
rat'ta da söz edilmiştir. Kısacası bu ilacı kullandıktan sonra Hz. 
İsa (a.s.)'ın yaraları birkaç gün içinde iyileşti. Kendisi öylesine 
toparlanıp güçlendi ki, üç gün içinde Jerusalem'den Galil'e doğru 
192 kilometre gibi bir mesafeyi yayan olarak geçti. Her ne ise, bu 



Mürr. Lavanta yapımında kullanılan, kokulu bir çeşit sarı sakız (Redhouse 
Sözlüğü, s. 645) (çevirmen) 



62 



İsa Mesih Hindistan'da 



ilacı bu kadar övmek yeterlidir. Doğrusu, îsa Mesih başkalarını 
iyileştirirdi ama bu ilaç îsa Mesih'i iyileştirdi. İçinde bu reçete 
yazılı olan tıp kitaplarının sayısı bini bile aşmıştır. Burada hepsi- 
nin listesini yazmak meseleyi uzatmaktan öte bir şey değildir. 
Çünkü bu reçete Yunan hekimleri arasında pek meşhurdur. Onun 
için bu eserlerin, hepsinin adlarını burada yazmaya gerek görmü- 
yorum. Ancak burada bulunan birkaç eserin adlarını aşağıda yazı- 
yorum: 

"İsa Merhemi"nden söz eden tıp kitaplarının listesi; aynı 
zamanda bu eserlerde, bu merhemin İsa Mesih'in yaraları için 
yapıldığı da yazılıdır. 

•Kanun: Şeyhur'reis Bu-Ali Sinac:3, s. 133 

•Şerh-i Kanun: Allame Kutbuddin Şirazi c:3 

• Kâmil 'üs -Sana 'a: Ali bin Abbas El-Mecusi c:2, s. 602 

•Kitab Mecmua-i Bekai: Mahmud Muhammed İsmail 
Muhatab ez Hakan be-Hitab Peder Muhammed Han c:2, 
s:497 

•Kitab Tezkere-i Ul'ül-Elbâb: Şeyh Daud Ad-darir En- 
Antâki s:303 

•Karabadin-i Rumi: Bu eser Hz. isa'nın zamanına yakın 
bir dönemde yazılmış olup Mâmun Reşit devrinde Arap- 
çaya çevrilmiştir. Bkz. Cilt hastalıkları. 

•Kitab 'Umdet 'ül-Muhtac: Ahmed bin Hasan Er' reşidi El- 
Hekim. Bu eserde yer alan İsa Merhemi ile öteki ilaçlar 
yüzü aşkın hatta daha fazla eserlerden alınarak yazılmıştır. 
Bu kitapların hepsi Fransız dilinde yazılmıştı. 

•Kitab Karabadin-i Fârisi: Hekim Muhammed Ekber 
Erzani. Bkz. Cilt hastalıkları 



Karabadin: Tıp ve eczacılıkla ilgili eserler demektir (çevirmen) 



İsa Mesih Hindistan'da 



63 



•Kitab Şifa'ül-Askim: Cilt 2, Sayfa 230 

•Kitab Mirât'üş-Şifa: Hekim Nattu Şah (El yazması) Bkz. 
Cilt hastalıkları 

• Zahire-i Harzemşahî: Bkz. Cilt hastalıkları 

• Şerh-i Kanun-i Gilâni: cilt 3 

• Şerh-i Kanun-i Karşi: cilt 3 

• Karabadin-i Alevi Han: Bkz. Cilt hastalıkları 

• Kitab İlâcü'l-Emrâz: Hekim Muhammed Şerif Han. s. 893 

• Karabadin-i Yunani: Bkz. Cilt hastalıkları 
•Tuhfet'ül-Mü' minin: Mahznü'l-Edviye hâşiyesi, s:713 

• Kitab Muhit Fi 't-Tıb: s:367 

•Kitab İksir-i A' zam: Hekim Muhammed Azem Han. El- 
Muhâteb be-Nâzim-i Cihan. c:4, S:331 

•Kitab Karabadin-i Masumi: El-Masum bin Kerim'üd-din 
Eş-Şüsteri Şirazi 

•Kitab Acale-i Nafia: Muhammed bin Şerif Dehlevi s:410 

•Kitab Tıbb-i Şibri: Bu eser Levâm-i Şibriye adıyla da bili- 
nir. Seyyid Hüseyin Şibr Kâzmi s:471 

•Kitab Mahzen-i Süleymani: Iksir-i Arabi tercümesi Çevi- 
ren: Muhammed Şemsettin Behâvelpuri s:599 

• Şifâ'ül-emrâz: Çeviren: Mevlana El-Hekim Muhammed 
Nur Kerim s:282 

• Kitab' ut-Tıb Darâşakuhi: Nurettin Muhammed Abdul He- 
kim Ayn-ül-Mülk Eş-şirazi s:360 



64 



İsa Mesih Hindistan'da 



•Kitab Minhâc'üd-Dükan Bi-Destüril-Ayân fi âmâli ve 
Terkibinnâfia Li'l-Ebdân: Eflatun-i Zamane, Reis-i Evane 
Eb'ül-Minna bin Ebi nasr el-Attar el-îsrailî el-Hâruni (Ya- 
hudi) s: 81 

•Kitab Zübdetüttıb: Seyyid El-lmam Ebu İbrahim İsmail 
bin Hasan El-Hüseyni El-Cürcâni: s: 86 

• Tıbb-ı Ekber: Muhammed Ekber Erzani s:242 

•Şedidi: reis'ül-Mütekellimin İmam'ül-Muhakkıkin 
Es'sedid el-Kâzürüni: c:2, s:283 

•Kitab Hadi Kebir. İbn-i Zekeria, Bkz. Cilt hastalıkları 

• Karabadin İbn-i Tilmiz: Bkz. Cilt hastalıkları 

•Karabadin İbn-i Ebi Sadık: Bkz. Cilt hastalıkları 

Ben, bu eserleri bir örnek olsun diyerek buraya yazdım. Bu 
eserlerin çoğunun geçmiş zamanlarda İslamiyet'in büyük medre- 
selerinde okutulduğu bilginlerden, özellikle tıp âlimlerinden gizli 
değildir. Avrupa öğrencileri bunları okurdu. Her yüzyılda milyon- 
larca insanın bu kitapların isimlerini öğrenegeldiğini söylersek 
bunda hiçbir mübalağa yoktur. Bu bir gerçektir. Yüzbinlerce insan 
bunları başından sonuna kadar okumuştur. Yukarıda bazı muaz- 
zam eserlerin adlarını avrupa ve asya bilginlerinden bilmeyen 
yoktur. Bunu biz bütün gücümüzle söyleyebiliriz. İspanya, 

28 " 

Kesmino ve Setlerinem 'in bilim ocağı olduğu çağlarda içinde Isa 
Merhemi reçetesi bulunan, İbni Sina'nın tıp dalındaki büyük eseri 
Kanun ile öteki fizik, astronomi ve felsefe dalında ünlü eserler 
olan Şifa, İşarat ve Beşarat gibi kitapları avrupalılar büyük zevk 
ile okurlardı. Bunun gibi Ebu Nasar Farabi, Ebu Rehân, İsrâil, 
Sabit bin Kurra, Hüneyn bin İshak ve İshak gibi âlimlerin eserle- 
riyle Yunanca'dan yaptıkları tercümeler okutulurdu. Bu eserlerin 
tercümeleri avrupa'nın herhangi bir bölgesinde bugün dahi mutla- 
ka bulunur. Çünkü müslüman padişahlar tıp ilmini can-ü gönülden 



İspanya>Endülüs, Kesmino>Kastamonia, Setlerinem>Şantrin. (Yazar) 



İsa Mesih Hindistan'da 



65 



geliştirmek istiyorlardı. Bundan dolayı Yunancadan en güzel eser- 
leri çevirttiler. Ülke sınırlarını genişletmekten daha ziyade ilmi 
genişletmek isteyen padişahlarda halifelik uzun müddet devam 
etti. Bundan ötürü onlar sadece Yunanca eserleri Arapçaya çe- 
virtmekle kalmayıp Hindistan'ın büyük Hindu âlimlerine büyük 
maaşlar vererek tıp dalında da muazzam tercümeler yaptırdılar. 
Onlar, Latince ve Yunanca' dan tıp eserlerini çevirtmekle hakkı 
arayanlara büyük iyilikte bulundular. Bu kitaplarda İsa merhe- 
minden bahsedilmiştir. Bu eserlerde adeta mezar taşı yazısı gibi, 
"Bu merhem İsa'nın yaraları için yapılmıştı," diye yazılıdır. İsla- 
miyet döneminde Sabit bin Kurra ve Hüneyn bin İshak gibi nice 
bilge hekim ve âlimler tıp, fizik ve felsefeden başka Yunan dilinde 
de usta ve uzman kimselerdi. İçinde İsa merheminden bahseden 
Karabadin kitabını pek ustaca çevirmişlerdir. Sözgelimi, "oniki" 
anlamına gelip Yunanaca olan şalıha sözcüğünü pek akıllıca çe- 
virmişlerdir. Bu eserin Yunanca Karabadin 'den çevirildiğine işa- 
ret etmek için adı geçen kelimeyi aynen Arapçaya geçirmişlerdir. 
Nitekim çevrilen bu gibi eserlerde Şalıha kelimesine sık sık rast- 
layacaksınız. 

Unutulmaması gereken bir husus da vardır. Eski çağlara ait 
madeni paralar büyük değere şayan şeylerdir. Bazen bunlarla mu- 
azzam tarihi sırlar çözülür. Fakat her yüzyılda milyonlarca insan 
kitlesi arasında meşhur olagelen, büyük mekteplerde okutulan ve 
günümüze kadar dahi ders kitaplarına dâhil olan eserlerin değeri 
ve önemi eski madeni paralar ve kitabelerden binlerce kat üstün- 
dür. Çünkü kitabeler ve madeni paralarda sahtekârlık yapma ihti- 
mali her zaman mevcuttur. Fakat başlangıcından beri milyonlarca 
insan arasında meşhur olagelen, her milletin koruyup himaye 
edegeldiği ve etmekte olduğu eserler hiç şüphesiz olağanüstü ya- 
zılı tanıklıklardır. Madeni paralar ve kitabeler bunların yanında bir 
hiç kalır. İbni Sina'nın "Kanun" adlı eseri kadar ün salmış her- 



Ebu-Ali Sina'nın ünlü eseri Kitab'ül-Kanun fi't-tıb c.3 bab:4'de merhemler 
hakkında şöyle yazılıdır. İsa Merhemine Delşiha merhemi, Havariler Merhemi 
ve Peygamberler Merhemi de denir. 12 havarilerin sayısınca bu merhem 12 
cüz' den oluşur, (çevirmen) 



66 



İsa Mesih Hindistan'da 



hangi bir kitabe veya madeni paranın adını biliyor musunuz? Buna 
hiç imkân var mı? Kısacası İsa merhemi gerçeği arayanlara olağa- 
nüstü bir tanıklıktır. Eğer bu tanıklık kabul edilmezse, o zaman 
dünyanın bütün tarihî kanıtları itibardan düşer. Çünkü şimdiye 
kadar adı geçen merhemden söz eden eserlerin sayısı bini aşkın- 
dır. Fakat bu eserlerle yazarları milyonlarca insan arasında büyük 
bir şöhret kazanmışlardır. Bu gibi apaçık, belirgin, apaydın ve 
güçlü kanıtı kabul etmeyen kimse, tarih ilmine karşı düpedüz 
düşmandır doğrusu. Bu kadar muazzam bir ispatı göz ardı etmek 
zorbalıktan öte bir şey değildir. Bütün Asya ile Avrupa'yı bir dai- 
re gibi kapsayan, yahudilerle hıristiyanların, mecusilerle 
müslümanların ünlü filozoflarının ortaya koydukları şâhitlikleriyle 
meydana gelen yüklü bir kanıta karşı nasıl kötü sanıyla bakılabi- 
lir? 

Şimdi ey araştırıcıların ruhları! Bu en yüce ispata doğru ko- 
şun! Ey adaleti sevenler! Bu hususta biraz düşünün! Bu gibi parıl- 
dayan bir ispata hiç dikkat etmemek reva mı? Bu doğruluk güne- 
şinden hiç ışık almamak uygun mu? Eğer birileri "Belki de İsa 
(a. s.) peygamberliğinden önce yaralanmış veyahut peygamberliği 
döneminde yaralanmış da çarmıh üzerinde yaralanmamış, belki de 
başka bir sebepten dolayı elleri ve ayakları yaralanmış olabilir. 
Örneğin damdan düşmüş olabilir ve bu hâdise için bu merhem 
yapılmış olabilir," dese de bu bir saçmalık ve boş bir kuruntudan 
öte bir şey değildir. 

Hz. İsa'nın peygamberliğinden önce havariler yoktu. Oysa 
merhemin yapımında havarilerden de söz edilmiştir. Yunanca 
olup "oniki" anlamına gelen şaleha sözcüğü hâlâ adı geçen kitap- 
larda mevcuttur. Bir de peygamberlik döneminden önce Hz. İsa 
pek tanınmıyordu. Peki, daha sonraları hatırası neden bu kadar 
muhafaza edilsin? Sonra onun peygamberlik dönemi sadece 
üçbuçuk seneydi. Bu müddet esnasında çarmıh hâdisesinden baş- 
ka herhangi bir vurulma veya düşme olayı Hz. İsa hakkında tarih 
kitaplarından ispatlanmış değildir. Eğer, "Belki de başka bir se- 
bepten dolayı Hz. İsa yaralanmış olabilir," diyen olursa, o zaman 
bunu ispatlamak da kendisine düşer. Çünkü bizim ortaya koydu- 



İsa Mesih Hindistan'da 



67 



ğumuz çarmıh hâdisesi öylesine ispatlanmış ve herkesçe bilinen 
bir olaydır ki, ne yahudiler bunu inkâr eder ne de hıristiyanlar. 
Fakat "Başka bir sebepten dolayı Hz. îsa yaralanmış olabilir," 
diye bir düşünceyi ileri sürmek doğru yoldan sapmak demektir 
doğrusu. Çünkü böyle bir düşünce hiçbir milletin tarihinden ispat- 
lanmamıştır. Fakat bizim ileri sürdüğümüz ispat, böyle saçma 
sapan özür ve bahanelerle reddedilemez. Kimi yazarların kendi 
elleriyle kaleme aldıkları bazı eserler hâlâ da mevcuttur. Nitekim 
İbni Sina'nın yazdığı Kanun adlı eserin aynı çağdan kalma bir el 
yazması bende de mevcuttur. Bütün bunlara rağmen böylesine 
apaydın ve belirgin ispatları yabana atmak düpedüz zulüm ve ada- 
leti hiçe saymak demektir. Lütfen bu hususta iyice düşünün ve 
yine düşünün ve dikkat edin. Adı geçen olayı ihtiva eden eserler 
hâlâ yahudiler, mecusiler, hıristiyanlar, araplar, iranlılar, yunanlı- 
lar, almanlar ve asya ülkelerinin eski kütüphanelerinde mevcuttur. 
Işıklarıyla yüzlerimizi kamaştıran öylesine parlak ispatlardan yüz 
çevirmek reva mıdır? Adı geçen eserler sadece müslüman yazarla- 
rın eserleri olup yalnız müslümanların elinde olsaydı o zaman 
acelecinin biri, "belki de hıristiyanlık inançlarına saldırmak için 
müslümanlar bu gibi yalan dolan şeyleri kitaplarında yazmışlar- 
dır," diye düşünebilirdi. Ama daha sonra yazacağımız sebeplere 
ilaveten müslümanlar bu gibi sahtekârlığa asla tenezzül etmezler- 
di. Çünkü müslümanlar da hıristiyanlar gibi Hz. İsa'nın çarmıh 
hâdisesinden hemen sonra göğe çıktığına inanırlar. Fakat 
müslümanlar, Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği ve orada yaralandığına 
bile inanmazlar. O halde inançlarına karşı bile bile böyle bir sah- 
tekârlığı nasıl yapabilirlerdi? Sonra dünyada İslamiyet'in adı dahi 
yokken İsa Merhemfnden bahseden Latince ve Yunanca gibi dil- 
lerde nice Karabadin'lev 30 yazılıp milyonlarca insan arasında ya- 
yılmıştı. Aynı zamanda bu eserlerde İsa Merhemi 'nden söz edil- 
dikten sonra "Bu merhem Hz. İsa'nın yaraları için onun havarileri 
tarafından hazırlanmıştı" diye açıklamalarda bulunulmuştur. Son- 
ra bu milletler, yani yahudilerle hıristiyanlar, mecusilerle 
müslümanlar dinlerince birbirlerine düşman idiler. Buna rağmen 



Karabadin: Tıp ve eczacılıkla ilgili eserler demektir (çevirmen) 



68 



İsa Mesih Hindistan'da 



kendi eserlerinde bu merhemden söz etmelerinden ve dinî inançla- 
rına dahi aldırış etmemelerinden, bu merhemin o çağlarda herkes- 
çe bilinen ve yaygın bir olgu olduğu ortadadır. Nitekim hiçbir 
topluluk veya millet bunu inkâr edemedi. Vaktaki Vâdedilen Me- 
sih'in ortaya çıkma zamanı geldi. O zamana kadar bütün bu mil- 
letlerin dikkati, "yüzlerce kitapta yer alan ve milyonlarca insan 
arasında yaygın olup meşhur olan bu reçeteden herhangi bir tarihî 
çıkar sağlayalım," diye bir düşünceye yönelmemiş. Burada biz 
ancak, "dünya oldu olalı haçlı inançlarını yıkıp yok edecek ışılda- 
yan o manevi silahın ve gerçeği gösteren o apaydın delilin ancak 
Vâdedilen Mesih'in eliyle dünyaya zuhur etmesi mukadderdi. Ulu 
Tanrı'nın yüce iradesi de buydu," demekten başka bir şey söyle- 
meyiz. Çünkü Yüce Peygamber Efendimiz "Vâdedilen Mesih 
dünyaya gelinceye kadar haçlı dininin ilerleyip yükselmesi ve 
gelişmesi ne azalır ne eksilir. Haç ancak ve ancak onun eliyle kırı- 
lacaktır," diye önceden haber vermiştir. Aynı zamanda bu haber- 
de, "Vâdedilen Mesih'in döneminde Ulu Tanrı'nın yüce iradesiyle 
Haç olayının gerçeğini gösterecek araç gereçlerin ortaya çıkacağı 
mukadderdi," diye bir işaret vardı. İşte o zaman bu dinin sonu 
olacak ve bu inancın ömrü tamamlanmış olacak. Fakat ne bir sa- 
vaş ile ne bir kavga ile ancak ilim ve üstün delillerle ortaya çıka- 
cak olan semavî araç gereçlerle bu dinin foyası meydana çıkacak- 
tır. Sahih-i Buhari ve öteki hadis kitaplarında yer alan hadisin kav- 
ramı da budur işte. Bundan dolayı gök bu tür çalışmaları, bu tür 
tanıklıkları ve kesin ispatları Vâdedilen Mesih dünyaya gelmedik- 
çe asla meydana çıkarmayacaktı. Nitekim böyle oldu da. Şimdi o 
Vâdedilen zat ortaya çıktı. Artık her göz açılacaktır. Düşünenler 
artık düşünecekler. Çünkü Yüce Tanrı'nın Mesihi geldi artık! 
Şimdi zihinlerde ışık, kalplerde teveccüh, kalemlerde güç ve sırt- 
larda mutlak cesaret meydana gelecektir. Artık her saadetli kişiye 
anlayış ve her aklı başında olana idrak ihsan edilecektir. Çünkü 
gökyüzünde parıldayan her nesne yeryüzünü de aydınlatır. Bu 
ışıktan pay alan ne mutludur! Bu nurdan feyiz alan ne bahtiyardır! 
Bildiğiniz gibi her meyve ancak zamanında ortaya çıkar. Tıpkı 
onun gibi, nur da ancak zamanında iner. Kendisi inmedikçe onu 
zorla hiç kimse indiremez. Ama indikten sonra da hiç kimse onun 



İsa Mesih Hindistan'da 



69 



yolunu kapatamaz. Fakat kargaşalar ve ihtilaflar mutlaka baş gös- 
terecektir. Ama zafer eninde sonunda gerçeğin olacaktır. Çünkü 
bu iş hiçbir insan veya hiçbir Ademoğlunun elinde değildir. Bu iş, 
mevsimleri değiştiren, vakitleri evirip çeviren, gündüzü geceden, 
geceyi gündüzden çıkaran Ulu Tanrı'nın elindedir. O, karanlığı da 
yaratır ama aydınlığı sever. O şirkin yayılmasına da engel olmaz 
ama ancak tevhidi sever. O, celalinin bir başkasına verilmesine 
asla razı olmaz. İnsan nesli dünyaya gelip yok oluncaya dek 
O'nun hep şu kanunu vardır; O, daima tevhidi korur! Gönderdiği 
bunca peygamberler ancak bu gayeyle gelmişlerdir. İnsanlarla 
öteki yaratıklara karşı yapılan tapmayı kaldırıp, yerine ancak Al- 
lah'a kulluk etmeyi yerleştirmişdir. Onların en büyük hizmetleri, 
Lâ İlahe illallah'm mefhumunun gökyüzünde parıldadığı gibi 
yeryüzünde de parıldamasını sağlamaktır. Bunların en büyüğü, bu 
kavramı en çok parıldatan olmuştur. Peygamberlerin en büyüğü 
olan zat, ilk önce sahte tanrıların foyasını meydana çıkardı. Daha 
sonra ilim ve manevi gücüyle bunların bir hiç olduğunu ispatlayıp 
ortaya koydu. Bunu ispatladıktan sonra elde ettiği bu apaçık zafe- 
rin daimi hatırası olarak şu kelimeleri bıraktı: 

Lâ İlâhe İllallah Muhammed'ür-Resûlüllah 

Kendisi, ispatı ve delili olmayan kuru bir iddia olarak Lâ 
İlâhe İllallah demedi. Önce bunun gerçek olduğunu ispatlayıp 
batılın da çürüklüğünü meydana çıkararak, "Bakın bu Ulu Tan- 
rı'dan başka hiçbir tanrı yoktur. O Tanrı bütün gücünüzü, böbür- 
lenmenizi paramparça etti," diye insanlara yöneldi. Bu ispatlanmış 
üstün gerçeğin daimi hatırası olarak insanlara şu Kelime-i Tayyi- 
be'yi öğretti: 

"Lâ İlâhe İllallah Muhammed'ür-Resûlüllah" 



70 



İsa Mesih Hindistan'da 



DÖRDÜNCÜ BOLUM 

Tarihî eserlerden elde ettiğimiz tanıklıklar. 



İsa Mesih Hindistan'da 



71 



Bu bölümde yer alan tanıklıklar çok değişik ve çeşididir. 
Onun için konuya daha fazla açıklık getirmek için biz bu bölümü 
çeşitli kısımlara ayırdık. 

Birinci Kısım: 

İslamî eserlerden derlenip Hz. İsa'nın yolculuğunu 
ispatlayan şâhitlikler. 

Ravzat'üs-Safa adlı eser ünlü bir tarih kitabıdır. Bu kitabın 
130' dan 135. sayfaya kadar olan kısımda Farsça yazı tercümesini 
özetle aşağıdaki satırlara yazıyoruz. 

"Hz. İsa (a.s.)'a Mesih adı verilmesi onun pek çok seyahat 
etmesinden ileri gelir. Kendisi başına yün bir takke takar ve yün 
bir gömlek giyerdi. Elinde baston, diyar diyar, şehir şehir gezerdi. 
Gece olduğu yerde konaklardı. Ormandan sebze yer, su içer hep 
yayan yolculuk yapardı. Bir kere yolculuk esnasında arkadaşları 
kendisine bir at satın aldılar. Sadece bir gün at sırtında yolculuk 
yaptı. Hayvanın yiyeceğini ve içeceğini temin edemeyince atı geri 
verdi. Kendi ülkesinden ayrılıp Nusaybin'e vardı. Burası onun 
ülkesinden birkaç yüz kilometre uzaklıktaydı. Yanında birkaç 
havarisi de vardı. Kendisi, havarilerini tebliğ için şehre gönderdi. 
Fakat şehre kendisi ve annesi hakkında yalan yanlış ve asılsız ha- 
berler ulaşmıştı. Onun için şehrin valisi havarileri yakaladı. Daha 
sonra Hz. İsa'yı çağırttı. Hz. İsa mucizeleriyle birtakım hastaları 
iyileştirdi. Bundan başka birçok mucizeler gösterdi. Bunun üzeri- 
ne Nusaybin kralı, bütün askerleri ve ahalisiyle birlikte kendisine 
inandı. Kuran-ı Kerim'de geçen sofranın nazil olması olayı da 
yolculuğu esnasında meydana gelmişti." 

İşte Ravzat'üs-Safa adlı tarih kitabının anlattıklarının özeti 
budur. Burada kitabın yazarı nice saçma sapan, boş, akıl ve man- 
tığa sığmayan mucizeleri Hz. İsa'ya maletmiştir. Biz üzülerek 
bunların hepsini bırakıyoruz ve kitabımızı bu gibi yalan dolan, 
saçma sapan palavralardan uzak tutarak esas konuyu ele alıyoruz. 
Yukarıdaki iktibastan Hz. İsa'nın gezip dolaşarak Nusaybin'e 
ulaştığı anlaşılıyor. Nusaybin, Musul ile Şam arasında bir şehirdir. 



72 



İsa Mesih Hindistan'da 



İngilizce haritalarda bu isim Nasibus olarak gösterilmiştir. 
Şam'dan İran'a doğru yola çıktığımız zaman Nusaybin yolumuzun 
üstündedir. Bu şehir Kudüs'ten 1215 kilometre uzaklıktadır. Mu- 
sul ise Nusaybin'e, yaklaşık 77 kilometre mesafededir. Yine Musul 
şehri Kudüs'ten 805 kilometre uzaklıktadır. Musul'dan İran sını- 
rına yalnız 161 kilometre kalır. Bu hesaba göre Nusaybin, İran 
sınırına 241 kilometre uzaklıktadır. İran'ın doğu sınırı Afganis- 
tan'ın şehri Herat'a kadardır. Başka bir ifadeyle, Herat şehri İran'a 
doğru Afganistan'ın batı sınırında bulunur. Bu şehir İran'ın batı 
sınırından yaklaşık 1448 kilometre uzaklıktadır. Herat ile Hayber 
geçidi arasındaki mesafe ise hemen hemen 805 kilometredir. Hari- 
taya bakınız! 31 



Londra'da ikamet eden Heinmer adlı bir zat U.C.B.S. (Creed of Eusebeus) 
kilise tarihini 1650 yılında Yunanca'dan İngilizce'ye çevirmişti. Bu eserin 
birinci bölümünün 14. kısmında bir mektup da yer almaktadır. Bu mektuptan 
anlaşılıyor ki, Abgerus adlı bir kral, Fırat Nehrinin ötesinden Hz. İsa'yı kendi- 
sine davet etmişti. Abgerus'un Hz. İsa'ya gönderdiği mektup ve onun cevabı 
son derece yalan dolan ve abartmalarla doludur. Fakat şu kadar bir gerçek ol- 
duğu anlaşılıyor ki kral, yahudilerin zulmünü duymuş ve Hz. İsa'nın kendisine 
gelerek sığınmasını istemiş ve onu davet etmişti. Çünkü kral, Hz. İsa'nın doğru 
bir peygamber olduğunu düşünüyordu. (Yazar) 



74 



İsa Mesih Hindistan'da 



Bu, Hz. İsa'nın Keşmir'e doğru gelirken yolda geçtiği ülke- 
lerle şehirleri gösteren haritadır. Hz. İsa'nın bu yolculuktan gaye- 
si, kral Selmenzer'in yakalayıp Medya ülkesine götürdüğü 
îsrailoğulları ile görüşmekti. Biliniz ki, hıristiyanların yayınladığı 
haritada Medya ülkesi Hazar denizinin güneyinde gösterilmiştir. 
Burada bugünlerde îran ülkesi bulunmaktadır. Bundan, hiç olmaz- 
sa bir zamanlar bugünkü İran'ın, Medya ülkesinin bir parçası ol- 
duğu anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi İran'ın doğu sınırı Afganistan 
ile birleşir. İran'ın güneyinde deniz, batısında da Türkiye bulun- 
maktadır. Her neyse, eğer Ravzat'üs-Safa adlı eserin rivayetine 
güvenilirse, Hz. İsa'nın Nusaybin'e doğru yola çıkmasının esas 
gayesinin, İran üzerinden Afganistan'a gelerek kaybolan 
yahudileri Hak dinine davet etmek olduğu anlaşılmaktadır. Bu 
yahudiler daha sonraları Afgan adıyla meşhur oldular. Afgan adı- 
nın, İbranice olduğu anlaşılmaktadır. Bu kelime birleşik olup yiğit 

32 

anlamına gelir. Anlaşılıyor ki, onlar büyük zaferler elde ettikleri 
zaman bu yiğit lakabını kendileri için edinmişlerdi. 

Kısacası, Hz. İsa (a.s.) Afganistan'dan geçerek Pencab'a 
geldi. Pencap ve Hindistan'ı görerek Keşmir'e doğru çıkalım diye 
bu yolu takip etti. Bilindiği gibi, Afganistan ve Keşmir'in sınırları 
Çitral ve Pencab'a kadar uzanmıştır. Eğer Afganistan'dan yola 
çıkıp Pencab'ı geçerek Keşmir'e girmek istersek, hemen hemen 
219 kilometrelik bir mesafe katetmek zorundayız. Çitral yoluyla 
bu mesafe 274 kilometredir. Fakat İsrailoğullarının kaybolan ko- 
yunlarının feyiz alabilmeleri için Hz. İsa pek akıllılıkla Afganistan 
yolunu seçti. Keşmir'in doğu sınırı Tibet ile birleşir. Öyleyse 
Keşmir'e geldikten sonra Tibet'e gidebilirdi. Keşmir ve Tibet'e 
gelmeden önce Pencap'a girip Hindistan'ın çeşitli yerlerini görüp 
gezmek kendisi için pek zor değildi. Bu ülkenin tarihinin belirttiği 
gibi, Hz. İsa'nın Nepal ve Benares gibi yerleri görüp gezmesi pek 



32 Tevrat'ta İsrailoğullarına, "Ahir zaman peygamberine inanırsanız nice sı- 
kıntılardan sonra yine devlet ve padişahlığa kavuşursunuz," diye söz verilmişti. 
Nitekim İsrailoğullarından on oymak İslamiyet'i kabul etti. Dolayısıyla Afganlı 
ve Keşmirlilerden büyük padişahlar oldu ve böylece adı geçen vaat yerine gel- 
miş oldu. 



İsa Mesih Hindistan'da 



75 



muhtemeldir. Daha sonra Cemmun veya Ravalpindi yoluyla Keş- 
mir'e gitmiş olacak. Kendisi, iklimi soğuk olan bir ülkenin adamı 
olduğundan dolayı adı geçen bölgelerde ancak kışın kalabilmiştir. 
Mart'ın sonu veyahut Nisan'ın başında Keşmir'e doğru mutlaka 
yola çıkmıştır. Burası Şam ülkesine benzediği için temelli burada 
kalmıştır. Ömrünün bir bölümünü Afganistan'da da geçirmiş ola- 
bilir. Belki de orada evlenmiştir. Afganlılardan bir aşirete İsaheyl 
denir. 33 Belki de bunlar Hz. İsa'nın evladıdır. Ne yazık ki, Afgan 
milletinin tarihi pek karışık ve dağınıktır. Onun için milli arşivle- 
rinden herhangi bir gerçeğe ulaşmak pek güçtür. Fakat Afgan mil- 
letinin îsrailoğullarından olduğuna hiç kuşku yoktur. Aynı za- 
manda Keşmirliler de îsrailoğullarındandır. Eserlerinde bu görüşe 
karşı olduklarını yazanlar elbette aldanmış ve hiç dikkat etmemiş- 
lerdi. Afganlar, kendilerinin Kays'ın evladı olduğunu söylerler. 
Kays ise îsrailoğullarındandır. Burada artık bu konuyu daha fazla 
uzatmaya hiç gerek yoktur. Ben bu konuyu eserlerimden birinde 
ayrıntılı olarak yazmış bulunuyorum. Burada ise Hz. İsa'nın önce 
Nusaybin daha sonra Afganistan ve Pencap'ı geçerek Keşmir ve 
Tibet'e kadar uzanan yolculuğundan söz etmek istiyoruz. Bu uzun 
yolculuğundan dolayı kendisine seyyah peygamber hatta seyyah- 
ların önderi denir. Nitekim Müslüman bir âlim, erdemli ve bilge 
bir zat olan Ebu Bekir Muhammed bin Muhammed el-Velid el- 
Fahri, et-Tartuşi el-Mâliki adında olup erdemlilik ve yüceliğinde 
büyük bir üne sahiptir. Kendisi, Mısır'da Hayriye basımevinde 
1306 Hicri yılında basılmış olan Sir'ac'ül-Mülûk adlı eserinin 
altıncı sayfasında Hz. îsa hakkında, "Ruhullah" ve "Kelimetullah" 
diyerek, "zâhitlerin başbuğu ve seyyahların önderi olan İsa hani 
nerede?" der. Yani kendisi vefat etmiştir. Bu gibi insanlar bile 
dünyada kalmadı. Bakın bu yazıda adı geçen bilge zat Hz. îsa 
hakkında sadece bir seyyah değil, aynı zamanda seyyahların önde- 
ri diye yazar. Bir de Lisan' ül-Arab adlı eserin 431. sayfasında, 
"İsa'ya neden Mesih derler? Çünkü kendisi yeryüzünde hep seya- 
hat ederdi. Hiçbir yerde durmazdı," diye yazılıdır. Yine aynı konu 
Kamûs' un şerhi olan Tacü'l-urûs adlı eserde de, "Kendisine hayır- 



Bu aşiretin ismi belki de İsa'nın ismi ile konulmuştur. (Çevirmen) 



76 



İsa Mesih Hindistan'da 



lı ve uğurlu el değmiş olan kimse," diye geçer. Yani mayasına 
hayır ve uğur konulan kimse demektir. Hatta onun dokunduğu her 
şey hayır ve uğur getirir. Bu isim Hz. İsa'ya verildi. Cenab-ı Hak 
kime isterse bu ismi ihsan eder. Buna karşın kendisine kötülük ve 
lanetli el değen bir kimseye de Mesih denir. Başka bir ifadeyle 
özünde kötülük ve lanetlilik yaratılmış olan kimse demektir. Hatta 
onun dokunması dahi kötülük, lanet ve sapıklık meydana getirir. 
Bu ad, Mesih-i Deccal ve aynı huyu taşıyan herkese verilir. Bu her 
iki isim birbirine karşıt değildir. Yani seyahat eden Mesih ile 
"kendisine uğurlu el değmiş" anlamına gelen Mesih kelimesi bir- 
biriyle çelişmiyor. Birbirine ters düşmüyor. Cenab-ı Hakk'ın yüce 
töresi bazen böyle de olur. Birçok anlam taşıyan bir ismi birine 
verir ve bütün anlamlar da ona uyar. Kısacası, Hz. İsa'nın seyyah 
olması İslam tarihinden pek açık ve belirgin bir şekilde ispatlan- 
mıştır. Bu eserlerden konu ile ilgili yazıları toplayacak olursak 
konunun uzunluğundan ötürü kalın bir kitap oluşur. Şimdilik bu 
kadarla yetinilir. 



İsa Mesih Hindistan'da 



77 



İkinci Kısım: 

Budizm eserlerindeki tarih kitaplarından alınan ta- 
nıklıklar 

Buda diniyle ilgili eserlerden çeşitli tanıklıkları elde etmiş 
bulunuyoruz. Bunların hepsine şöyle bir göz atacak olursak Hz. 
İsa'nın Pencap ve Keşmir ülkesine mutlaka geldiğini kesin olarak 
anlarız. Bu şahadetleri aşağıdaki satırlara yazıyoruz. Adaleti seven 
herkes bunu başından sonuna kadar okusun. Sonra kalbinde ken- 
dine göre bunların hepsini sıralasın. Böylece adı geçen neticeye 
kendiliğinden varmış olur. Bu şahadetler şöyledir. 

İlk önce, Buda' ya verilen lakaplarla İsa Mesih'e verilen la- 
kaplar birbirine benzer. Bunun gibi, Buda'nın karşılaştığı olaylarla 
İsa Mesih'in başından geçen olaylar da birbirine benzer. Fakat 
burada Buda dini dediğimiz zaman, Tibet ülkesi sınırları içinde 
bulunan, yani Leh, Lassa, Gilgit ve Hams bölgelerine yayılmış 
olan Buda dinini kastediyoruz. Hz. İsa'nın bu yerleri görüp gez- 
diği ispatlanmıştır. Lakaplara gelince, örneğin Hz. İsa, talimatında 
kendisine Nur der. GoterrC'm adı Buda'dır. Sanskrit dilinde Buda 
nur anlamına gelir. Yine İncil'de Hz. İsa'ya üstat (hoca) denmek- 
tedir. Buda'nın diğer adı da Sâsta'dır. Bu da üstat anlamına gelir. 
İncil'de İsa'nın bir ismi de kutludur. Buda'nın bir ismi de 
Sügftür. Bu da kutlu demektir. İsa'nın bir ismi şehzadedir. Bu- 
da'nın da bir ismi şehzadedir. Yine İsa'nın bir ismi İncil'de kendi 
gelişinin gayesini yerine getiren ve gerçekleştiren diyerek de ge- 
çer. Buda'nın da bir ismi Budizm edebiyatında Sedartha diye ge- 
çer. Bu da gelişinin maksadını gerçekleştiren manasına gelir. Yine 
İncil'de Hz. İsa'nın bir adı da "yorgun argınları barındıran" diye 
de geçer. Buda'nın da bir adı Budizm edebiyatında Esern sem 
yani "kimsesizleri himayesine alan" diye geçer. İncil'de Hz. 
İsa'ya padişah da denilmektedir. Gerçi bunu "semavi padişahlık" 
diye tevil etmiştir. Bunun gibi Buda' ya da padişah denildi. İsa ile 
Buda'nın karşılaştıkları olayların birbirine benzemesi hakkındaki 
ispatları da şöyle sıralayabiliriz. Örneğin "Hz. İsa şeytan tarafın- 



78 



İsa Mesih Hindistan'da 



dan sınandı" ve şeytan kendisine, "bana secde edersen dünyanın 
bütün malı mülkü ve saltanatı senin olur," der diye İncil'de yazılı- 
dır. Buda da bu şekilde sınandı. Nitekim şeytan kendisine de "Be- 
nim emrime boyun eğerek bu gibi fakirane işlerden vazgeçip evi- 
ne dönersen ben sana padişahlığın ihtişamı ve azametini ihsan 
edeceğim," der. Fakat îsa gibi, o da şeytana boyun eğmedi, diye 
yazılıdır. 34 Bakınız: T. W. Rhys Davids-Budizm. Monier Williams- 

35 

Budizm. 

Anlaşıldığı gibi, Hz. İsa, İncil'de birçok unvan ve lakapları 
kendisine edinmiştir. Tıpkı bunun gibi, Buda'dan yıllarca sonra 
yazılan Budizm eserlerinde aynı isim ve lakaplar da kendisine mal 
edilmiştir. Nasıl ki, Hz. İsa şeytan tarafından sınandı, bunun gibi 
Budizm eserlerinde de Buda'nın daha fazlasıyla şeytan tarafından 
sınandığı iddia edilmiştir. Yine, "şeytan, Buda' ya servet ve salta- 
nat vaadiyle kendisine tamahta bulunduğu zaman Buda da, neden 
eve dönmeyelim diye aklından geçirmiş. Fakat bu düşünceye hiç 
uymamıştır," diye yazılıdır. Sonra belli bir gecede aynı şeytan 
kendisine karşı çıkagelmiş. Bütün evladını yanına almış, dehşet 
verici şekillere girerek kendisini korkutmuş. Bu şeytanlar Buda' ya 
ağzından alevler çıkan yılanlar gibi görünmüş. Bu yılanlar kendi- 
sine karşı zehir ve ateş püskürtürmüş. Ancak bu zehir hemencecik 
çiçek oluverirmiş. Ateş ise onun etrafına bir hale yapıverirmiş. 
Nihayet şeytan bununla başaramayınca 16 kızını çağırmış ve onla- 
ra "güzelliğinizi Buda'ya gösterin," demiş. Fakat Buda'nın kalbini 
çelememiş. Böylece şeytan isteklerinde başarısızlığa uğramış. 
Daha başka nice dolaplar çevirmişse de Buda'nın sebatına karşı 
hepsi boşa çıktı. Buda en yüce zirveden zirveye tırmanmaya de- 
vam etti. Nihayet uzun bir geceden sonra, yani çetin sınavların 
ardından düşmanı olan şeytanı bozguna uğrattı. Böylece kendisine 
gerçek ilmin ışığı aşikâre oldu. Sabah olunca, yani sınavlardan 
başarıyla geçince bütün her şeyin bilgisini elde etti. Bu büyük 
savaşın sona erdiği sabah aslında Buda dininin doğum günüydü. O 



Kitabın sonundaki ilave no 1, 2, 3, 4, 5'e bakınız. (Çevirmen) 
35 Yine bakınız: Edkins-Çin'deki Budizm. Oldenberg-Buda, W.Hoey çevirisi. 
Buda'nın hayatı Rackhill tarafından çevrilmiştir. 



İsa Mesih Hindistan'da 



79 



gün Gotem 35 yaşına bastı. İşte o zaman kendisine Buda yani nur 
ve ışık lakabı verildi. 36 Altında oturduğu ağaca bile daha sonraları 
nur ağacı denilmeye başladı. 

Şimdi biraz İncil'i açıp bakın, şeytan tarafından Buda'nın 
sınanmasıyla İsa'nın sınanması birbirine çok benzer. Bu sınav 
zamanında her ikisinin yaşları bile aynıydı. 

Budizm eserlerinden anlaşıldığı gibi, şeytan insan şekline 
girip herkesin gözü önünde, herkesin görebildiği bir şekilde Bu- 
da' ya gelmemişti. Bu özel bir görüntü olup ancak Buda'nın gözü 
bunu gördü ve kendine özgü bir manzara idi. Şeytanın konuşması 
da şeytanî bir ilhamdı. Yani şeytan görünüp Buda'nın kalbine "bu 
yolu terk etmelisin, benim emrime uyarsan dünyanın bütün serve- 
tini, malını, mülkünü sana veririm," diye ilham etti. Bunun gibi, 
Hıristiyan araştırmacılara göre de şeytan, Hz. İsa'ya Yahudilerin 
gözü önünde, somut bir şekilde onların sokaklarından geçerek 
bayağı bir insan gibi gelmemişti. Orada bulunanların işitebildiği 
bir şekilde insanlar gibi konuşmamıştı. Tam tersine, bu keşif ha- 
linde bir görüşmeydi ve bu manzara ancak Hz. İsa'nın gözlerine 
kadar mahduttu. Yalnız ona özgüydü. Konuşmaları da bir ilham 
şeklindeydi. Şeytan her zaman olduğu gibi istek ve arzularını Hz. 
İsa'nın kalbine bir takım kuruntular halinde soktuysa da Hz. 
İsa'nın kalbi bunu kabul etmedi. Tıpkı Buda gibi bunların hepsini 
reddetti. 

Şimdi biraz düşünmek lazım! Buda ile İsa arasında bu kadar 
yakın benzerlik neden meydana geldi? Arya'lar, "İsa Mesih, Hin- 
distan'ı ziyareti sırasında Buda dinini araştırmış, Buda'nın karşı- 
laştığı olayları öteden beriden dinlemiş, sonra vatanına döndüğün- 
de buralardan duyduklarına uygun olarak bir İncil uydurmuş, 
yazmış. Kendisinin yazdıklarının hepsi Buda'nın ahlaki talimatın- 
dan bir çalıntıdır. Tıpkı Buda gibi, o da kendisine Nur, Bilge gibi 
lakapların hepsini edinmişti. Hatta Buda'nın başından geçen şey- 
tanla ilgili olaylarda, nasıl Buda, şeytan tarafından sınandı vesaire, 
bu hikâyenin hepsini İsa Mesih kendisine mal etti," derler. Hâşâ! 



Bkz. Kitabın sonundaki ilave no:2 (çevirmen) 



80 



İsa Mesih Hindistan'da 



Fakat bu Arya milletinin hatası ve hainliğidir. Onların, "İsa Me- 
sih'in çarmıh hâdisesinden önce Hindistan'a geldiğini söylemeleri 
tamamen asılsız ve yanlıştır. Çünkü o zaman böyle bir yolculuğa 
hiç ihtiyacı yoktu. Böyle bir ihtiyaç, Şam ülkesinin Yahudilerinin 
Hz. İsa'yı kabul etmeyip kendilerince onu çarmıhta öldürdükleri 
zaman ortaya çıktı. Oysa Cenab-ı Hak kendisini ince bir hikmetiy- 
le korudu. İşte o zaman bu ülkenin Yahudilerine karşı duyduğu 
tebliğ hakkı ve sempati artık sona erdi. Yahudilerin kalpleri yap- 
tıkları kötülük ve fenalıktan ötürü öylesine katılaşmıştı ki, artık 
gerçeği kabul etmez oldular. îşte o zaman îsa Mesih, Yahudilerin 
kaybolan on oymağının Hindistan'da olduğuna dair Cenab-ı 
Hak'tan bilgi alır ve bu ülkelere yolculuğa çıkmayı aklına koyar. 
Çünkü birtakım Yahudiler Buda dinine de girmişti. Bundan dola- 
yı, o doğru peygamberin, Buda dinine inananlara da yönelmesi 
şarttı. O zaman Buda dininin bilginleri bir Buda Mesih'in çıkma- 
sını bekliyorlardı. Onlar Hz. İsa'yı görünce, onun isim ve lakapla- 
rını işitince, onun "Düşmanını bile sev," "Kötülüğe karşılık ver- 
me!" gibi ahlak talimatını duyunca, hele İsa'yı beyaz tenli biri 
olarak görünce, ona hemen Buda demişlerdir. Çünkü daha önce- 
den Gotem Buda aynı şekilde haber vermişti. Belki de aynı dö- 
nemde İsa Mesih'e ait olan birtakım olayları, lakapları, talimatları 
bilerek veya bilmeyerek Buda' ya mal etmeleri de mümkündür. 
Çünkü tarihçilikte Hinduların daima ham oldukları malumdur. 
Ayrıca Buda'nın başından geçenler İsa'nın zamanına kadar henüz 
kaleme alınmış değildi. Onun için Buda dininin bilginleri için bu 
bir fırsattı. İstedikleri her şeyi Buda' ya mal edebilirlerdi. Nitekim 
onlar büyük bir ihtimalle, Hz. İsa'nın başından geçen olaylarla 
onun ahlakî talimatını duyup buna biraz daha ekleyerek bu olayla- 

37 

rın hepsini Buda' ya mal etmiş olabilirler. Nitekim biz ilerideki 
sayfalarda, Budizm eserlerindeki İncil'e tıpatıp uyan ve benzeyen 
ahlaki talimatla ilgili bölümlerin daha sonradan ilave edildiğini 
ispatlayacağız. Örneğin, Nur ve ona benzer lakap ve isimlerle şey- 



Not: Eskiden beri Buda dininin bir bölümünde ahlakî talimatın bulunduğu- 
nu inkâr etmeyiz. Bununla birlikte biz, bu talimatın tıpatıp İncil talimatı, misal- 
leri ve yazısının İncil'in ta kendisi olduğunu ve bu bölümünün Hz. İsa'nın bu 
ülkeye gelmesinden sonra Budizm eserlerine ilave edildiğini de söyleriz. 



İsa Mesih Hindistan'da 



81 



tan tarafından sınanması vesaire hep İsa Mesih'e ilişkin şeylerdir. 
Fakat bunların hepsinin Buda ile ilgili olduğu da Budizm eserle- 
rinde yazılıdır. Doğrusu bu gibi şeyler Hz. İsa'nın çarmıh olayın- 
dan sonra bu ülkeye (Hindistan'a) ayak bastıktan sonra Buda' ya 
mal edilmiştir. 

Buda'nın Hz. İsa'ya başka bir benzerliği de şöyledir. Bu- 
dizm eserlerinde, "Buda, şeytan tarafından sınandığı günler zar- 
fında oruçluydu ve daha kırk gün oruç tuttu," diye yazılıdır. İncil'i 
okuyanlar, Hz. İsa'nın da kırk gün oruç tuttuğunu bilirler. 

Demin anlattığım gibi, Buda ile İsa'nın ahlakî talimatı ara- 
sında son derece benzerlik ve uygunluk vardır. Her iki talimattan 
haberdar olan herkes buna şaşıp kalacaktır. Örneğin İndilerde, 
"Kötülüğe karşılık vermeyeceksin, düşmanını bile seveceksin, 
alçakgönüllülükle hayatını geçireceksin, böbürlenmek, yalan söy- 
lemek ve açıkgözlülükten uzak kalacaksın," diye yazılıdır. Bu- 
da'nın talimatı da tıpatıp aynıdır. Hatta bu hususta daha da ağır 
basar. Sadece her türlü hayvanı öldürmek değil, böcekleri dahi 
öldürmeyi günah sayar. Buda'nın talimatında en çok şu hususlara 
ağırlık verilmiştir: "Bütün dünyanın üzüntülerini bağrına basacak- 
sın. Herkese karşı sempatik olacaksın. Bütün insanlarla hayvanlar 
için iyi temenniler besleyeceksin. Onların hayrı için çalışacaksın. 
Kendi aranızda uyum ve sevgi ile geçinin" İncil'in talimatı da 
aynısıdır. Sonra Hz. İsa öğrencilerini çeşitli ülkelere gönderdiği 
gibi kendisi de ülkenin birine yolculuk yaptı. Buna benzer birçok 
şeyler Buda'nın hayatında da meydana geldi. Nitekim Sir Monier 
Williams tarafından yazılan "Buddhizm" adlı eserde, "Buda, öğ- 
rencilerini tebliğ için dünyanın çeşitli yerlerine gönderdi ve onla- 
ra, "yurt dışına çıkın ve her tarafa dağılın. Dünyanın üzüntülerini 
paylaşın. Tanrılarla insanların hayrı için tek tek değişik şekillere 
girerek gidin ve yollara düşün. En iyi ve efendi insan olun, temiz 
yürekli olun, yalnız ve bekâr kalmaya alışın," diye herkesi davet 
edin," diyerek bir konuşma yaptı," der. Yine Buda, "Ben de aynı 
meseleye dünyayı davet etmek için yola çıkıyorum," dedi ve 



Bkz. Kitabın sonundaki ilave No:2 (Çevirmen) 



82 



İsa Mesih Hindistan'da 



Benâris'e doğru yola çıktı. Orada birçok mucize gösterdi. Sonra 
bir tepeye çıkıp pek etkileyici bir vaazda bulundu. Tıpkı îsa Me- 
sih'in tepeye çıkıp vaaz vermesi gibi. Yine adı geçen eserde, "Bu- 
da misaller vererek vaaz ederdi. Maddi şeylerden örnekler vererek 
manevi meseleleri açıklardı," diye yazar. 

Dikkat buyurun, bu gibi ahlakî talimatla vaaz şekli, yani mi- 
saller vererek açıklamalarda bulunması tamamen Hz. İsa'nın üs- 
lubudur. Başka ipuçlarını da göz önünde bulundurarak bu gibi 
ahlakı talimatıyla öğretme tekniğine şöyle bir göz attığımız za- 
man, bunların hepsinin Hz. İsa'nın talimatının taklidi olduğu he- 
men aklımızdan geçer. Öyle ki, Hz. İsa Hindistan ülkesine gelerek 
yer yer vaaz ettiği zaman Buda dinine mensup kişilerle de temas 
etti. Onlar kendisiyle görüşünce onu uğurlu ve ermiş bir kişi ola- 
rak buldular. Onun konuşmalarını kendi eserlerine yazdılar. Hatta 
ona "Buda" dediler. İsa'nın tabiatı da böyledir. Nerede iyi bir şey 
bulursa onu elde etmeye çalışır. Hatta herhangi bir toplantıda bi- 
rinden ince bir söz dahi işitse onu aklında tutmaya çalışır. Durum 
böyleyse, Buda dinine inananlar büyük bir ihtimalle kendi eserle- 
rinde İndilerin tıpatıp kopyasını yapmış olabilirler. Örneğin, İsa 
Mesih kırk gün oruç tutmuş, Buda da kırk gün oruç tutmuş. İsa 
Mesih, şeytan tarafından sınandı. Buda da şeytan tarafından sı- 
nandı. Nasıl ki İsa Mesih babasızdı, Buda da babasızdı. Tıpkı İsa 
Mesih'in ortaya koyduğu ahlaki talimat gibi, Buda da aynı talima- 
tı anlatırdı. İsa Mesih kendisi için Nur dedi, Buda da. İsa Mesih 
kendisi için üstat, havarileri için öğrenci dedi, Buda da. İsa Mesih 
Matta İncili, bölüm 8, ayet 8-9'da öğrencilerine, "Ne altın, ne gü- 
müş, ne de bakır, yanınızda bulundurmayın," der. Tıpkı onun gibi, 
Buda da öğrencilerine aynı şeyi söyler. 39 Nasıl ki İncil'de bekâr 
kalmaya ikna edilmiştir. Buda'nın talimatında da aynı ikna bulu- 
nur. İsa Mesih çarmıha gerildiği zaman deprem oldu, onun gibi 
Buda öldüğü zaman da deprem oldu. 40 Kısacası bu her iki dinin bu 
kadar yakınlığı ve benzerliğinin temeli de budur doğrusu. Yani 



Bkz. Kitabın sonundaki ilave no:2 (Çevirmen) 
40 Not: Hıristiyanlarda son akşam yemeği ayini bulunduğu gibi, Buda dininde 
de vardır, (yazar) Bkz.: Kitabın sonundaki ilave no: 1,2,3,4 



İsa Mesih Hindistan'da 



83 



Buda dinine inananların bahtı yaver gitti de îsa Mesih Hindistan'a 
geldi. Uzun süre Buda dinine inananlar arasında kaldı. Böylece 
onlar îsa Mesih'in hayatı ve yüce talimatını inceleme fırsatını bul- 
dular. Onun için bu talimatın ve bununla ilgili bazı örf ve adetlerin 
Buda dinine inananlara geçmesi kaçınılmazdı. Çünkü İsa Mesih 
onlarca saygınlık gördü ve kendisine Buda demişlerdir. Dolayısıy- 
la onun konuşmalarına eserlerinde yer verip Gotem Buda' ya mal 
etmişlerdir. Buda'nın tıpkı İsa Mesih gibi misaller vererek öğren- 
cileriyle konuşması, hele İncil'de geçen misalleri kullanması şa- 
şırtıcıdır doğrusu. Nitekim Buda şöyle bir misal vererek, "Çiftçi 
tohum eker, ama bugün veya yarın yerden bitip yeşereceğini he- 
men söyleyemez. Müridin durumu da buna benzer. Yani tohum 
için daha şimdiden büyüyüp gelişeceğini söyleyemeyiz. Veyahut 
taşlı toprağa ekilip kuruyan tohum gibi mi olacak?" diye konuş- 
malarda bulundu. Bu misal tıpkı İncil'de bugün dahi mevcut olan 
bir misalin ta kendisidir. Yine Buda başka bir misal vererek, 
"Ceylanların bir sürüsü ormanda mutlu bir hayat yaşar. Adamın 
biri gelir hileyle bir yol açar. Bu yol, hayvanların ölüm yoludur. 
Onları ölüm tuzağına düşürmeye çalışır. Bunun yanında başka bir 
adam gelir. O iyi bir yol açar. Bir tarla açar. Hayvanların otlaması 
için bir ekin eker. Su içip rahat etmeleri için bir kanal açar. İnsan- 
ların durumu da buna benzer. Onların rahatlık ve bolluk içinde 
yaşadıkları bir zamanda şeytan gelir. Bunların mahvolmaları için 
sekiz kötü yol açar. Bundan sonra efendi ve aklıbaşında biri gelir. 
Bu insanların korunabilmeleri için hak, gerçek bilgi ve esenlikle 
dolu sekiz yol açar onlara," der. Buda talimatına göre takva ça- 
lınmaz bir hazinedir. Hatta ölümden sonra bile insanla birlikte 
gidecek olan tek bir hazinedir. Bütün ilimler ve yüce işler bu ha- 
zinenin servetinden doğar. 

Bakın bunların hepsi İncil'in talimatıdır. Bu talimat, İsa Me- 
sih ile çağdaş olan eski Budizm eserlerinde bulunmaktadır. Her 
ikisinin zamanı birbirine denk düşer. Yine aynı eserin 135. sayfa- 
sında Buda, "Bana hiç kimse hiçbir leke süremez. İşte ben böyle 
bir kimseyim," der. 41 Bu cümle İsa Mesih'in bir sözüne çok ben- 



1 Bkz. Kitabın sonundaki ilave No:2 



84 



İsa Mesih Hindistan'da 



zer. Budizm adlı eserin 45. sayfasında, "Buda ile îsa Mesih'in ah- 
laki talimatı birbirine çok benzer," denilmektedir. Ben buna inanı- 
yorum. Ben, bu her iki talimatın, "Dünyayı hiç sevmeyin, hele 
mal mülkü asla! Düşmana karşı kin bağlamayın. Kötü ve çirkin 
işler sakın işlemeyin. Kötülüğü iyilikle yenmeye çalışın. Kendini- 
ze davranılmasını beklediğiniz gibi başkasına davranın," dediğine 
inanıyorum. İncil'in talimatıyla Buda'nın talimatı birbirine öylesi- 
ne benziyor ki, artık daha fazla ayrıntılara girmeye gerek yoktur. 

Budizm eserlerinden anlaşıldığı gibi Gotem Buda gelecekte 
Mettiya adlı başka bir Buda'nın geleceğini de önceden haber ver- 
mişti. Bu önceden verilen haber Buda'nın Laggavati Sütteta adlı 
eserinde yer almaktadır. Oldenberg'm yazdığı eserin 142. sayfa- 
sında da Mettiya yüzbinlerin önderi olacak. Nasıl ki, ben bugün 
yüzlerce insanın önderiyim," diye geçer. Biliniz ki, İbrani dilinde 
Meşiha olarak geçen sözcük Pali dilinde Mettiya olarak geçer. Bu 
normal bir kuraldır. Sözcüğün biri, bir dilden başka bir dile geçti- 
ğinde birtakım değişikliklere uğrar. İngilizce bir sözcük de başka 
bir dile geçtiğinde değişikliğe uğrar. Örneğin, Max Müller, Sacred 
Books of the East adlı eserin 11. cildinin 318. sayfasındaki bir 
fihristte, "İngilizce th harfi thi sesi verip Farsça ve Arapçaya gi- 
rince ts ) oluverir. Yani ts (^) veya S (o") sesini verir," der. 
Nitekim bu gibi değişikliklere dikkat eden herkes Mesiha kelime- 
sinin Pali diline geçince Mettiya oluverdiğini hemen anlar. Doğru- 
su Buda'nın Mettiya adlı birinin geleceğinden haber verdiği adam 
aslında Mesih'den başka bir kimse değildir. Bu görüşe en sağlam 
destek de onun temelini attığı dinin yeryüzünde beş yüz yıldan 
fazla dayanamayacağını, bu dinin talimat ve ilkeleri yıkılmaya yüz 
tutunca Mettiya' nın bu ülkeye gelerek, onu tekrar temelleri üzeri- 
ne oturtacağını önceden haber vermesidir. Şimdi görüyoruz ki, 
Hz. İsa Buda'dan beşyüz yıl sonra dünyaya geldi. Buda'nın getir- 
diği din, onun önceden belirttiği çağda yıkılıp çökmüştü. Hz. İsa 
da tam o dönemde çarmıh hâdisesinden kurtulup bu ülkeye çıkıp 
geldi. Buraya gelince Buda dinine inananlar kendisini tanıdılar, 
sevip saydılar. Hiç şüphesiz Buda'nın ortaya koyduğu ahlakî ve 
manevî metodlar bir kere daha Hz. İsa'nın talimatı sayesinde 



İsa Mesih Hindistan'da 



85 



meydana getirildi. Hıristiyan tarih yazarlarına göre de İncil'de 
geçen Tepe Vaazı ile onun ahlakî talimatının hemen hepsi tıpkı 
Hz. İsa'dan beş yüz yıl önce gelmiş Buda'nın dünyaya yaydığı 
talimatın ta kendisidir. Onlar, "Buda sadece bazı ahlakla ilgili 
talimatları öğreten biri değil, aynı zamanda daha başka nice ulu ve 
yüce gerçekleri öğreten biriydi," derler. Onlara göre Buda' ya As- 
ya'nın Nur'u adı verilmesi pek yerindeydi. Şimdi Buda'nın daha 
önceden belirttiği gibi Hz. İsa kendisinden beşyüz yıl sonra dün- 
yaya geldi. Hıristiyan bilginlerince de Hz. İsa'nın ortaya koyduğu 
talimatın tıpatıp aynısıydı. Öyleyse Hz. İsa'nın bu ülkede bir Buda 
gibi ortaya çıkmasından hiç şüphe edilemez. Oldenberg'in kita- 
bında Buda'nın Laggavati Sütteta eserine dayanarak, "Buda'ya 
inananlar geleceğe umutla bakar, günün birinde Mettiya 'nın öğ- 
rencileri olup kurtulma mutluluğuna mutlaka kavuşacaklarına 
inandıkları ve kendi kendilerini teselli ettikleri," yazılıdır. Başka 
bir ifadeyle, onlar Mettiya 'nın mutlaka geleceğine ve onun saye- 
sinde kurtuluşa kavuşacaklarına inanıyorlardı. Buda'nın 
Mettiya'' nın geleceğiyle ilgili kullandığı kelimelere baktıkları za- 
man onun öğrencileri Mettiya 'ya mutlaka kavuşacaklarına inanı- 
yorlardı. Adı geçen eserin anlattıklarına bakıldığı zaman gönül şu 
gerçeğe kesin olarak inanır: Cenab-ı Hak, onların doğru yola ka- 
vuşabilmeleri için her iki taraftan da nice araç ve sebepler meyda- 
na getirdi. Nice hidayet yolları açtı. Onlardan biri Hz. İsa'nın bir 
ismi olan Asif ile ilişkiliydi. Bu isim Tekvin, bab 3, ayet 10'da 
zikredilmiştir. 42 Bu sözcük, "toplumu, cemaati bir araya getiren 
kimse" anlamına gelir. Dolayısıyla, Yahudilerin gelip yerleştikleri 
ülkeye Hz. İsa'nın gelmesi şarttı. Diğer yandan Buda'nın Hz. İsa 
hakkında verdiği haberler doğrultusunda onun öğrencilerinin Hz. 
İsa'yı görüp ondan feyiz almaları da şarttı. Bu her iki gerçeği bir- 
leştirip düşündüğümüz zaman Hz. İsa'nın mutlaka Tibet'e gittiği- 
ni hemen anlarız. Aynı zamanda Tibet'teki Budizm'in, ta içine 
kadar hıristiyanlık talimatıyla hıristiyan örf ve adetlerinin girip 
karışmış olması Hz. İsa'nın oranın halkıyla mutlaka görüştüğünü 
gösterir. Buda dinine bağlı ve faal müritleri İsa Mesih ile görüş- 



Doğrusu "Tekvin 49/10" diye Tevratta geçer, (çevirmen) 



86 



İsa Mesih Hindistan'da 



mek umuduyla hep bekleyiş içindeydiler. Budizm eserlerinde de 
yazılı olduğu gibi, bu sonsuz bekleyişin Hz. İsa'nın bu ülkeye 
gelmesine neden olduğunu bağıra bağıra duyurmaktadır doğrusu. 
Adı geçen her iki gerçeği bildikten sonra adaletli bir kimse, Hz. 
İsa'nın Tibet ülkesine geldiğini yazan Budist eserlerini aramaz 
bile. Çünkü Buda bu hususta çok önceden gaybî haber vermiş ve 
bu bekleyiş artık son haddini bulmuştu. Adı geçen gaybî haberin 
çekiciliği Hz. İsa'yı Tibet diyarına mutlaka çekmiş olacaktır. Bili- 
niz ki, Budist eserlerinde sık sık geçen Mettiya ismi hiç şüphesiz 
Mesiha'nın ta kendisidir. H.T.Prinsep'in yazdığı Tibet, Tatary, 
Mongolia adlı eserin 14. sayfasında, aslında Mesiha olan Mettiya 
Buda'dan bahsederek, "ilk misyonerler (hıristiyan vaizleri) Ti- 
bet'e gidip oranın ahvalini kendi gözleriyle görmüş, kulaklarıyla 
işitip inceleyerek Lamaların eski eserlerinde hıristiyanlık izlerinin 
bulunduğuna kanaat getirmişlerdir," der. Yine aynı sayfada, "hiç 
şüphesiz eski bilginlere göre, İsa Mesih'in havarileri, kendisi daha 
sağken hıristiyanlığın bu ülkede yayılması için çalışmalar başla- 
mıştı," der. Yine 171. sayfasında, "hiç şüphesiz o zaman öteden 
beri büyük bir kurtarıcının gelmesi şiddetle bekleniyordu. Tacitus 
da bu bekleyişten şöyle söz eder: "Bu bekleyiş sadece yahudilere 
dayanmıyordu, bizzat Buda dini bunun dayanağıydı," diye yazılı- 
dır. Yani bu ülkeye Mettiya 'nın geleceğini önceden haber vermiş- 
ti. Daha sonra İngilizce olan bu eser üzerine yazar, "Pitakkatayan 
ve Atha Katha adlı eserlerde başka bir Buda'nın geleceğine dair 
gaybî bir haber açıkça zikredilmektedir. Bu zatın Gotem veya 
Sakhiya Münfden bin yıl sonra geleceği bildirilmiştir. Gotema 
ise, kendisinin 25. Buda olduğunu söyler. Bagva Mettiya ise daha 
sonra gelecektir," diye bir not yazar. Yani kendisi benden sonra 
bu ülkeye gelecektir. Adı Mettiya olacak. Beyaz tenli bir kimse 
olacaktır. Yine adı geçen İngiliz yazar, "Mettiya adı Mesih keli- 
mesine şaşılacak bir şekilde benzer doğrusu," der. Kısacası, 
Gotem Buda önceden verdiği bu haberde, ülkesinde, milleti ve 
kendisine inananlar arasında bir Mesiha'nın mutlaka geleceğini 
anlatır. Bundan dolayı Buda dinine inananlar ülkelerine bir 
Mesiha'nın geleceğini hep beklediler. Bir de Buda verdiği bu ha- 
berde gelecek Buda' ya Bagva Mettiya ismini verir. Çünkü Sans- 



İsa Mesih Hindistan'da 



87 



krit dilinde Bagva beyaz demektir. Hz. îsa Şam ülkesinden oldu- 
ğundan dolayı Bagva yani beyaz tenli bir kimseydi. Bu haberin 
çıktığı memleket Magdh ülkesidir. Raca Greha da burada idi. Bu- 
ranın halkı siyah tenli kimselerdir. Gotem Buda'nın kendisi de 
siyah tenli bir kimseydi. Bundan ötürü Buda, müritlerine, "Gele- 
cek olan Bagva (beyaz tenli) olacak. Bir de Mettiya olacak," diye 
iki kesin alameti belirtti. Yani gelecek olan zat çok seyahat eden 
biri olacak ve dışarıdan gelmiş olacaktır. Nitekim onlar Hz. İsa'yı 
görünceye kadar daima bu alametleri taşıyan bir kimseyi bekle- 
mişlerdir. Buda dinine bağlı herkes Buda'dan beş yüz yıl sonra 
Bagva Mettiya 'nın ülkelerine geldiğine inanmalıdırlar. 43 Bu inan- 
ca dayanarak Budizm'le ilgili bazı eserlerde Mettiya yani 
Mesiha'nın ülkelerine gelmesi ve böylece çok önceden verilen bu 
haber artık yerine gelmiştir diye yazılı olması şaşılacak bir şey 
değildir doğrusu. Farzedelim böyle bir şey yazılı değildir. Ama 
yine de Buda'nın, Cenab-ı Hak'tan vahiy alarak Bagva Mettiya 
ülkelerine gelecek diye öğrencilerine ümitler vermesi bir gerçek- 
tir. Bundan dolayı Buda dinine bağlı olup bu haber hakkında bil- 
gisi olan bir kimse, Bagva Mettiya 'nın, öteki ismi Mesiha olanın 
bu ülkeye geldiğini asla inkâr edemez. Çünkü önceden verilen 
gaybî haberin yanlış çıkması dinin de batıl olduğunu ortaya koyar, 
hele süresi belli olan bir haber ise. Gotem Buda bu gaybî haberi 
müritlerine sık sık anlatmıştır. Eğer bu haber zamanında yerine 
gelmemiş olsa, Buda'nın cemaati Buda'nın doğruluğu hakkında 
şüpheye düşer. Dahası, bu haber yerine gelmedi diye kitaplarda 
yazılı olurdu. Yine bu haberin yerine geldiğine dair başka bir 
delil de elimize geçti. Tibet ülkesinde, miladi yedinci yüzyıldan 
bazı kitaplar ortaya çıkarıldı. Bunlarda Meşih kelimesi mevcuttur. 
Yani Hz. İsa (a.s.)'ın adı dahi yazılıdır. Bu kelime Mi-şi-hu diye 
telaffuz edilir. İçinde Mi-Şi-Hu kelimesi bulunan listeyi hazırla- 
yan zat bir Budist'tir. Bakınız: A record of the Buddhist Religion 
Bu eser İ. Tsing tarafından yazılmış olup G. Takakusu tarafından 
tercüme edilmiştir. İ. Tising Çinli bir turisttir. Bunun yazdığı ese- 
rin dipnotu ve sonunda bulunan ilavesinde Takakusu, "Eski bir 



Bin yıl veya beş bin yıl müddetle ilgili görüşler yanlıştır. (Yazar) 



88 



İsa Mesih Hindistan'da 



kitapta Mi-Şi-Hu (Mesih)'in adı yazılıdır. Bu eser aşağı yukarı 
yedinci yüzyıla aittir," der. 44 Demin dediğim gibi bu eser zama- 
nımızda Japon bir müellif G. Takakusu tarafından çevrilmiş olup 
"Clarendon Basımevi Oxford" tarafından yayımlanmıştır. 45 Kısa- 
cası bu kitapta Meşih kelimesi mevcuttur. Buna dayanarak biz, bu 
kelimenin Budizm'e dışarıdan gelmeyip Buda'nın verdiği haber- 
lerden alındığını söyleyebiliriz. Onlar bunu kimi zaman Meşih 
olarak, kimi zaman ise Bagva Mettiya olarak yazdılar. 

Buda dinine ait eserlerde bulduğumuz şâhitliklerden biri de 
şöyledir: Sir Monier Williams'ın yazdığı Budizm adlı eserin 45. 
sayfasında, "Buda'nın bir müridi vardı. Adı Yesa idi," 46 diye yazı- 
lıdır. Bu kelime Yesu sözcüğünün kısaltılmış şekli gibi görünüyor 
doğrusu. Çünkü Hz. îsa (a.s.), Buda'nın ölümünden beş yüz yıl 
geçtikten sonra altıncı yüzyılda dünyaya geldi. Onun için kendisi- 
ne altıncı mürit denildi. Biliniz ki, Prof. Max Müller Ekim 1894 
yılında yayınlanan The Nineteenth Century adlı mecmuasının 517. 
sayfasında adı geçen görüşü destekleyerek, "Herkes tarafından 
sevilip sayılan yazarlara göre Budizm prensipleri îsa Mesih'i çok 
etkilemişti," der. Yine kendisi, "Buda dininin îsa Mesih'in döne- 
minde Filistin'e nasıl ulaştığını bildiren gerçek bir tarihî yolu ne 
yapıp edip bulmamız gerekir. Bugün dahi bu kör düğümün çö- 
zülmesi için çalışmalar devam etmektedir," der. 47 

Yukarıdaki yazı, Budizm eserlerinden "Yesa adında Bu- 
da'nın bir müridi de vardı," diyenleri doğrulamaktadır. Çünkü 
Profesör Max Müller gibi Hıristiyanların ileri gelenleri Budizm 
prensiplerinin, Hz. İsa'nın kalbini çok etkilediğini söylerse, bu da 
başka bir ifadeyle mürit olmak anlamına gelir. Fakat biz böyle bir 
ifadeyi Hz. İsa'nın şanına karşı bir küstahlık ve edepsizlik sayarız. 
Budizm eserlerinde, "Yesu, Buda'nın müridi ve öğrencisiydi," 
diye yazılı olması bu milletin bilginlerinin eski bir alışkanlığıdır 
doğrusu. Bunlar bazen daha sonraları gelen yüce bir kişiyi çok 



Aynı eser s. 169 ve 223 (Yazar) 
Kitabın sonundaki ilave no:7 
Kitabın sonundaki ilave no:2 
Kitabın sonundaki ilave no:8 



İsa Mesih Hindistan'da 



89 



önceden gelmiş geçmiş yüce bir kişinin müridi telakki ederler. 
Daha önce değindiğimiz gibi Buda'nın talimatıyla îsa Mesih'in 
talimatı birbirine çok benzer. Buda, Hz. İsa'dan önce geçmiştir. 
Bundan dolayı, Buda ile îsa Mesih arasında pîrlik müritlik gibi bir 
bağ kurmak yersiz de değildir. Gerçi edep ve saygınlığa aykırıdır. 
Fakat biz Avrupalı araştırıcıların inceleme tekniğini hiç sevmeyiz. 
Onlar ne yapar eder Buda dininin İsa Mesih döneminde Filistin'e 
nasıl ulaştığını ortaya çıkarmaya koyulmuşlardır. Buda dininin 
eski eserlerinde Hz. İsa'nın ismi ve zikri mevcutken neden bu 
araştırıcılar eğri bir yolu izleyip Filistin'de Buda dininin izlerini 
aramaya kalkarlar? Buna çok üzülürüm doğrusu. Onlar neden Hz. 
İsa'nın uğurlu ayak izlerini Nepal, Tibet ve Keşmir dağlarında 
aramıyorlar? Fakat ben, bu kadar büyük ve yüce bir gerçeği zifiri 
karanlık perdelerinden çıkarıp ortaya koymanın onların haddinde 
olmadığını biliyorum. Bu Allah'ın işiydi. Cenab-ı Hak gökten, 
mahlûka tapmanın aşırı derecede yeryüzünde yayıldığını, haç 
perestliğin ve bir insanın uyduruk kan perestliğinin milyonlarca 
insanın kalbini gerçek Tanrı'dan uzaklaştırdığını görünce O'nun 
hamiyeti, haça dayalı inançları paramparça etmek için kullarından 
birini Mesih Nâsırî adıyla dünyaya gönderdi. O, eskiden 
vadedildiği gibi, Vâdedilen Mesih olarak ortaya çıktı. İşte haçın 
kırılma zamanı gelmiştir artık. Tıpkı bir tahta parçasını tam orta- 
dan kırıp ikiye bölercesine haçlı inançların foyasını meydana çı- 
karma zamanı da gelmiştir. Şimdi artık gökyüzü haçın paramparça 
olması için bir çığır açmıştır. Artık hakkı isteyen kimse kalkıp 
aramalıdır. îsa Mesih maddi vücuduyla göğe çıktı diye inanmak 
bir hataydı. Fakat bunda yine de bir sır vardı. Bu sır, İsa Mesih'in 
hayat hikayesi hakikatinin ortadan kaybolup bilinmemesiydi. Tıp- 
kı kabirde toprağın insan vücudunu yiyip bitirmesi gibi, bu haki- 
kat de ortadan yok olmuştu. Fakat gökyüzünde bu hakikatin bir 
varlığı vardı. Bu hakikat somut bir insan gibi gökyüzünde bulunu- 
yordu. Bu hakikatin tekrar son zamanda mutlaka inmesi gereki- 
yordu. Kısacası bu Mesihî hakikat somut bir insan gibi şimdi artık 
inmiştir. Bu hakikat haçı paramparça etmiştir. Yalancılığa ve hak- 
sızlığa bağlılık gibi kötü alışkanlıkları ortadan kaldırmıştır. Yüce 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadiste bu kötü alışkanlıkları do- 



90 



İsa Mesih Hindistan'da 



muza benzetmiştir. Haçın kırılmasıyla bu kötü alışkanlıklar da 
tıpkı bir domuzun kılıçla doğranıp parçalandığı gibi paramparça 
olmuştur. Bu hadisi "Vâdedilen Mesih kâfirleri öldürecek, haçları 
hurdahaş edecek," diye yorumlamak yanlıştır. Haçı kırmak, o dö- 
nemde gök ile yerin Tanrı' sı gizli bir hakikat ortaya çıkaracak ve 
haçlı bina bu hakikatin sayesinde yıkılıp yerle bir olacak demektir. 
Domuzları öldürmek ise ne insanları ne de domuzları yok etmek 
anlamına gelir. Hınzırlıkları ortadan kaldırmak demektir. Sözge- 
limi, yalan üzerinde ısrarla durmak, üsteleyerek sık sık onu ileri 
sürmek demektir. Bu da bir nevi pislik yemek demektir. Nasıl ki 
ölü bir domuz pislik yiyemiyorsa, bunun gibi, çirkin huyların her 
türlü iğrençlikten alıkonulacak zamanı gelecek, hatta geldi bile, 
demektir. îslam âlimleri, Peygamber Efendimizin önceden verdiği 
bu gaybî haberi anlamakta hataya düştüler. Haçı kırıp domuzu 
öldürmenin esas anlamı bizim anlattığımız gibidir. Yine 
Vâdedilen Mesih'in döneminde dinî savaşların son bulacağı da 
yazılıdır. O devirde gökten hak ile batılı birbirinden ayıran nice 
apaydın hakikatler ortaya çıkacaktır. Sakın beni kılıç çeken biri 
sanmayın. Tam tersine ben, bütün kılıçları kınına sokmaya 
gönderildim! Dünya, karanlıklarda çok çirkin oyunlar oynadı. 
Nice kimseler, kendileri için hayırlı düşünenlere bile silah çek- 
tiler. Kendilerine dert ortağı olan dostların kalplerini incitti- 
ler. Sevdiklerini yaraladılar. Fakat şimdi karanlık artık kal- 
mayacak. Gece çoktan geçti, artık gün doğdu. Hiç olmazsa 
şimdi artık mahrum kalmayana ne mutlu! 

Buda dinine ait eserlerde bulduğumuz şahadetlerden biri de 
Oldenberg'in kaleme aldığı Budizm adlı eserin 419. sayfasında 
bulunmaktadır. Burada aslında Mahavaga adlı eserin 54. sayfası- 
nın birinci bölümünde bir referans yer almaktadır. Bu da, "Bu- 

48 

da'nın Rahulata adında bir halefi de vardı. Çok fedakâr bir öğ- 
rencisi, belki de onun oğluydu," diye yazılıdır. Şimdi burada biz, 
Budizm eserlerinde geçen Rahulata adının, Hz. İsa'nın ismi olan 
Ruhullah kelimesinin bozulmuş şekli olduğunu iddia ediyoruz. 
Kaldı ki, Rahulata Buda'nın oğluymuş. Hikâyeye göre Buda ken- 



Bu kelime Rahula olarak da yazılır. Bkz. Kitabın sonundaki ilave No:5 



İsa Mesih Hindistan'da 



91 



dişini daha bebekken bırakıp yabancı bir ülkeye kaçmış. Yine, 
Buda, karısını uykudayken hiçbir haber vermeksizin, bir daha hiç 
görüşmemek ve ayrılmak niyetiyle terk edip başka bir ülkeye 
kaçmış derlerse de bu saçma sapan ve akılsızca bir hikâyeden öte 
bir şey değildir. Aynı zamanda Buda'nın şanına aykırıdır. Böyle- 
sine katı yürekli zalimin biri zavallı karısına hiç acımamış, üstelik 
uykudayken kendisini bırakmış, hiç teselli vermeden hırsızlar gibi 
sıvışıp kaçmış, karı koca haklarını da tamamen unutmuş. Ne karı- 
sını boşamış, ne de uçsuz bucaksız upuzun bir yolculuğa çıkmak 
için müsaadesini almış. Böyle ansızın ortalıktan kaybolup karısını 
şok etmiş, çok acı çektirmiş. Sonra kendisine tek bir mektup dahi 
yazmamış. Hatta oğlu gençliğine ayak basmış. Oğlunun bebekli- 
ğine de hiç merhamet etmemiş. Öğrencilerine öğrettiği ahlaki ta- 
limatı bizzat hiçe sayan bir kimse asla doğru bir kimse olamaz. 
Bizim vicdanımız bunu İncillerde geçen, îsa Mesih'in öz annesine 
karşı bir defa iyi davranmadığını belirten şu hikâye gibi asla kabul 
edemez. İncillerde geçen rivayete göre îsa Mesih bir keresinde 
annesinin gelip kendisini çağırmasına hiç aldırış etmemiş. Ona hiç 
kulak asmadığı gibi saygısızlık edici birtakım kelimeler de kul- 
lanmış. Gerçi hanım ile anneyi rencide edecek her iki hikâye bir 
bakıma birbirine benzer. Fakat biz genel ahlak seviyesinden bile 
daha aşağı olan bu hikâyeleri ne İsa Mesih'e ne de Buda'ya asla 
isnat edemeyiz. Diyelim ki, Buda karısını sevmezdi. Peki bu za- 
vallı kadın ile süt emen bir bebeğe karşı merhametli de olamaz 
mıydı? Bu öylesine bir ahlaksızlıktır ki, bugün aradan yüzyıllarca 
sene geçtikten sonra bile bu geçmiş hikâyeleri dinleyince, acaba 
bunu neden yaptı? diye düşünüp acısını duyarız. İnsanın karısına 
karşı ilgisiz davranması onun fenalığını gösteren yeterli bir delil- 
dir. Ancak kadın karaktersiz ve söz dinlemez olursa veyahut din- 
siz, hayırsız ve can düşmanı olursa o zaman iş değişir. Kısacası, 
biz böylesine çirkin davranışı Buda'ya yükle yemeyiz. Hele onun 
kendi öğütlerine aykırı olursa asla. Dolayısıyla bu durum, bu hi- 
kâyenin yanlış olduğunu gösterir. Aslında Rahulata, adı Ruhullah 
olan Hz. İsa'nın ta kendisidir. İbrani dilinde Ruhullah kelimesi 
Rahulata'' ya. çok benzer. Demin sözünü ettiğimiz gibi, Rahulata 
yani Ruhullah'a. Buda'nın öğrencisi demişler. Çünkü Buda'dan 



92 



İsa Mesih Hindistan'da 



sonra gelen Mesih, kendisinin getirdiği talimata benzer bir talim 
getirdiği için, Buda dinine inananlar îsa Mesih'in getirdiği talima- 
tın esas kaynağının Buda olduğunu söyleyip İsa Mesih'in Bu- 
da' nın öğrencisi olduğunu iddia ederler. Belki de Buda, Cenab-ı 
Hak'tan vahiy alarak İsa Mesih'in kendisinin oğlu olduğunu söy- 
lemiştir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Yine bu hususta büyük 
bir delil adı geçen kitapta yer alan şu yazıdır. Bu kitapta, 
"Rahulata'yı annesinden ayırdıkları zaman, Buda' nın müritlerin- 
den Magdaliyana adında bir kadın bu iş için elçilik vazifesini gör- 
dü," diye yazılıdır. Bakın şimdi buradaki Magdaliyana kelimesi 
aslında Magdalini adının bozulmuş şeklidir. İncil'de Magdalini 
adlı kadının sözü geçmiş olup Hz. İsa'nın müritlerindendi. 

Özetle yazdığımız bunca şahitlikler adaletli olan herkesi, 
"Hz. İsa mutlaka bu ülkeye gelmiştir," diye bir neticeye getirir. Şu 
apaydın şâhitlikler şöyle dursun, dinî talimat ile örf ve adetler ba- 
kımından Buda diniyle hıristiyan dini arasındaki yakın ilişkilere, 
özellikle Tibet ülkesinde göze çarpan bu denli yakın münasebetle- 
re aklıbaşında olan bir kimse dikkatsizce bakamaz. Hatta bu ben- 
zerlik öylesine şaşırtıcıdır ki, birçok hıristiyan araştırmacılara göre 
Buda dini doğunun hıristiyan dinidir. 49 Veyahut hıristiyan dinine 
batının Buda dini denebilir. Ne tuhaftır ki, nasıl İsa Mesih, "Ben 
nurum! Ben hidâyet yoluyum," dediyse, tıpkı bunun gibi Buda da 
aynı şeyi söylemiştir. İncillerde İsa Mesih'in bir adı da "kurtarıcı" 
diye geçer. Buda da kendisi için "kurtarıcı" der. (Bkz. Lalta 
Vasattera) Yine İncil'de İsa'nın babasız dünyaya geldiği yazılıdır. 
Buda' nın hayat hikâyesinde de onun aslında babasız doğduğu 
yazılıdır. Gerçi görünürde İsa'nın da Yusuf adlı bir babası olduğu 
gibi Buda'nın da bir babası vardı. Buda doğduğu zaman bir yıldı- 
zın doğduğu da yazılıdır. Bir de Süleyman'ın hikâyesinde, çocu- 
ğun birini ikiye ayırıp iki kadına birer parça verilmesini emretmiş- 
ti. Böyle bir öykü Buda'nın hayat hikâyesinde de vardır. Anlaşılı- 
yor ki, Hz. İsa'nın bu ülkeye gelmesinden başka buraya gelip yer- 
leşen Yahudilerin de Buda diniyle münasebetleri vardı. Yine Bu- 
dizm eserlerinde dünyanın nasıl vücuda geldiği anlatımı Tevrat'ta 



Bkz. İlave No: 9 



İsa Mesih Hindistan'da 



93 



anlatılana çok benzer. Yine Tevrat'tan anlaşılıyor ki erkek, kadın- 
lardan bir derece üstündür. Buda dinine göre de bir erkek rahip, 
kadın rahibeden üstün sayılır. Ancak Buda tenasüh meselesine 
inanır. Fakat onun ortaya koyduğu tenasüh, İncil'in talimatıyla 
çelişmiyor. Ona göre tenasüh üçe ayrılır: 

1 . Ölen kişinin yüksek azmiyle yaptığı işlerin neticesi, yeni 
bir vücudun meydana gelmesini gerektirir. 

2. İkinci kısım, Tibetlilerin Lamaların da bulunduğuna 
inandıkları tenasühtür. Yani herhangi bir Buda veya Bu- 
da Satva 'nın ruhu ya da ruhunun bir kısmı şimdiki La- 
malarına girer. Yani Buda'nın gücü, tabiatı ve manevi 
özelliği şimdiki Lama' ya geçer. Onun ruhu bunda için 
için etkisini göstermeye başlar. 

3. Tenasühün üçüncü kısmı ise şöyledir: İnsan bu dünya 
hayatında türlü türlü doğumlardan geçer. Nihayet günün 
birinde şahsi özelliğiyle gerçekten insan oluverir. İnsa- 
nın başına çeşitli zamanlar gelir geçer. Kimi zaman o bir 
öküz oluverir. Kimi zaman onun hırsı ve haylazlıkları 
çoğaldığından dolayı köpek oluverir. Varlığın birine 
ölüm geldiği zaman öteki varlık, birinci varlığın yaptığı 
işler uyarınca ortaya çıkar. Fakat bu gibi değişmeler hep 
dünya hayatında meydana gelir. Dolayısıyla, bu inanç da 
İncil'in talimatıyla çelişmiyor. 

Daha önce de anlattığımız gibi Buda şeytana da inanır. Bu- 
nun gibi, cennet, cehennem, melekler ve kıyamete de inanır. Buda 
Tanrı' ya inanmıyor diye kendisini suçlamak kuru bir iftiradır. 
Buda aslında Vedanafı inkâr eder. 50 Hindu dinindeki uyduruk 
maddi tanrıları inkâr eder. Ama Buda Veyd'i çok eleştirir ve şim- 
diki Veyd' in doğru olmadığına inanır. Bunun çarpıtılmış, tahrifâta 
ve değişikliğe uğramış bir kitap olduğunu düşünür. Hindu dinine 
ve Veyd kitabına tâbi olduğu zamandaki doğumun çok fena bir 



Vedanat veya Vedanta, Hindu dininde Tanrılıktan söz eden felsefe. (Çe- 
virmen) 



94 



İsa Mesih Hindistan'da 



doğum olduğunu söyler. Nitekim bu gibi düşüncelere işaret ede- 
rek, "Ben bir zamana kadar maymun olarak kaldım. Bir müddete 
kadar fil olarak kaldım. Daha sonra ceylan, ondan sonra köpek 
oldum. Dört kere yılan oldum. Sonra da serçe, daha sonra kurba- 
ğa, iki kere balık, on kere aslan, dört kere horoz, iki kere domuz, 
bir kere de tavşan oldum. Tavşanken, maymunlara, çakal ve su 
köpeklerine eğitim verirdim," der. Yine kendisi, "Ben bir kere 
hortlak, bir kere kadın, bir kere dans eden şeytan oldum," der. 
Bunların hepsi işaretlerdir. Veyd'e tabi olduğu sürece onun hayatı 
kimi zaman korkaklık kadınsı tavır ile, kimi zamansa pislik, cana- 
varlık, vahşilik, sefahat, oburluk ve hurafelerle dolu geçtiğine işa- 
ret etmek ister. Çünkü Veyd'i terk ettikten sonra hayatında her- 
hangi bir fenalığın bulunduğuna hiç işaret etmiyor. Hatta daha 
sonraları çok büyük iddialarda bulunur. Sözgelimi, Buda, Cenab-ı 
Hakk'ın mazharı olduğunu, Nirvana'ya ulaştığını söyler. Yine 
kendisi, "İnsanoğlu dünyadan göçtüğü zaman cehennemlik işlerle 
gittiğinde cehenneme atılır. Cehennem bekçileri onu sürükleyerek 
adı Yamah olan padişaha götürürler ve onu sorgularlar, "Seni 
uyarmak için gönderilen beş peygamberi hiç görmedin mi? Onlar 
şudur: 

1 . Çocukluk dönemi, 

2. İhtiyarlık zamanı, 

3. Hastalık, 

4. Suçlu olup bu dünyada ceza çekmek; bu da ahirette ceza 
çekmek için bir kanıttır. 

5. Ölü cesetler. Bunlar dünyanın gelip geçici olduğunu 
gösterir," 

diye suçluya sorulur. Suçlu ise, "Efendim! Ben akılsızlığım- 
dan ötürü bunlara hiç aldırış etmedim," diye cevap verir. Daha 
sonra zebaniler onu sürükleyerek azap yerine götürecekler. Orada 
ateş gibi kızgın prangalar vurulacaktır. Yine Buda, "cehennemin 
çeşitli bölümleri vardır. Değişik günahkâr kimseler oralara atıla- 
caktır," der. 

Kısacası, bu talimatın hepsi Buda dininin Hz. İsa'nın sohbe- 
tinden feyiz aldığını bağıra bağıra söylemektedir. Fakat biz burada 



İsa Mesih Hindistan'da 



95 



sözümüzü daha fazla uzatmak istemiyoruz. Bu bölümü burada 
noktalıyoruz. Budizm eserlerinde Hz. İsa'nın bu ülkeye geleceği- 
ne dair önceden haber verilmiştir. Bunu hiç kimse inkâr edemez. 
Daha sonra görüyoruz ki, Hz. İsa zamanında kaleme alınan Bu- 
dizm eserlerinde İncil'in ahlak talimatıyla nice misaller mevcut- 
tur. Bu her iki gerçeği birleştirdiğimiz zaman, artık Hz. İsa'nın bu 
ülkeye geldiğine dair hiç şüphe kalmıyor. Budizm eserlerinde ara- 
dığımız tanıklıklar, Allah'a çok şükür en iyi şekilde bulundu. 



96 



İsa Mesih Hindistan'da 



Üçüncü Kısım 

Hz. İsa'nın Pencap ülkesi ve yöresine gelmesini ge- 
rektiren faktörlerden sözedip ispatlayan eserlerin tanık- 
lığı. 

Doğal olarak şöyle bir soru ortaya çıkar. Acaba Hz. îsa, 
çarmıh hâdisesinden kurtulup bu ülkeye neden geldi? Bu kadar 
uzun yolculuğa çıkması için kendisini zorlayan etkenler neydi? 
Dolayısıyla bu soruya ayrıntılı olarak cevap vermek şarttır. Gerçi 
geçen sayfalarda biraz da olsa bu soruya cevap yazmış bulunuyo- 
ruz. Fakat yine de biz aşağıdaki satırlarda bu konuyu enine boyu- 
na ele almayı uygun görüyoruz. 

Biliniz ki, Hz. îsa (a.s.)'ın bir peygamberlik görevi olarak 
Pencap ülkesi ve yöresine yolculuk etmesi şarttı. Çünkü İncil'de 
îsrailoğullarının kaybolan koyunları diye adlandırılan 
îsrailoğullarının on aşireti bu ülkeye gelip yerleşmişti. Bunu hiçbir 
tarihçi bilgin inkâr edemez. Onun için Hz. îsa (a.s.)'ın buralara 
yolculuğa çıkması gerekliydi. Buralara gelip adı geçen kaybolan 
koyunları arayıp Cenab-ı Hakk'ın mesajını ulaştırması şarttı. Bu- 
nu yapmadıkça onun peygamberliğinin gayesi neticesiz ve eksik 
kalırdı. Mademki kendisi, Cenab-ı Hak tarafından bu kaybolan 
koyunlara gönderilmişti. Bu koyunların peşine düşmeden arayıp 
bulmadan, onlara kurtuluş yolu göstermeden bu dünyadan göç 
edip gitmesi, padişahın biri tarafından şöyle bir görev verilen şu 
adama benzer: Diyelim ki, padişahın biri adamın birine, çölde 
yaşayan bir kavim için kuyu kazıp onlara su içirmesi görevini 
verir. Fakat bu görevli adam bunu yapmak yerine başka bir yere 
gider, üç dört sene orada boşa vakit geçirip geri giderse ve o kav- 
mi aramak için tek bir adım dahi atmazsa, böyle bir adam padişa- 
hın enirini yerine getirmiş sayılır mı? Asla! Tam tersine, böyle bir 
kimse aslında kendi keyfi ve rahatı yüzünden o millete hiç aldırış 
etmemiş demektir. Fakat biri, "îsrailoğullarının on oymağı nasıl 
ve ne zaman bu ülkeye gelip yerleşmişti? diye sorarsa ona cevap 
olarak, öylesine açık ve belirgin tanık ve kanıtlar gösterilebilir ki 



İsa Mesih Hindistan'da 



97 



aklı kısa ve bilgisi kıt olan bir kimse dahi bundan hiç şüphe ede- 
mez. Çünkü bunlar çok meşhur ve yaygın olaylardır. Bazı millet- 
ler, örneğin Afganlar ile Keşmir'de çok eskiden beri yaşayanlar 
aslında îsrailoğullarıdır. Sözgelimi Hazara ilinden iki üç günlük 
mesafede bulunan Alai dağlarında çok eskiden beri yaşayanlar 
kendilerinin îsrailoğullarından olduklarını söylerler. Yine bu ül- 
kede Kala Daka adlı dağlarda yaşayanlar da kendilerinin 
İsrailoğullarından oldukları için gurur duyarlar. Özellikle Hazara 
ilinin içinde ikamet eden bir millet daha vardır. Onlar da 
îsrailoğullarından olduklarını iddia ederler. Yine Çalas ve Kabul 
arasında güney tarafında bulunup doğudan batıya doğru uzanan 
sıra dağlarda yaşayanlar da kendilerinin îsrailoğullarından olduk- 
larını söylerler. Dr. Bernier'in yazdığı Keşmir Seyahati adlı eseri- 
nin ikinci bölümünde bazı İngiliz araştırmacıların görüşlerine da- 
yanarak Keşmir halkı hakkında ileri sürdüğü fikirler pek doğru- 
dur. Ona göre Keşmir halkı hiç şüphesiz îsrailoğullarıdır. Onların 
kılık kıyafeti, simalarıyla bazı örf ve adetleri, onların kesinlikle 
îsrailoğullarından olduklarını gösterir. 51 George Forster adlı bir 
İngiliz, yazdığı bir eserde, "Ben Keşmir'deyken yahudi bir mille- 
tin arasında olduğumu hissettim," diye yazar. H.W. Bellevvs C.S.İ. 
tarafından kaleme alınıp Thacker Spink & Co. tarafından Kalkü- 
ta'da yayınlanan The Races of Afganistan adlı eserde şu yazı yer 
almaktadır: "Afganlar Suriye'den geldiler. Buht Nasar onları esir 
alarak Persia (İran) ve Media bölgelerine getirerek yerleştirdi. 
Daha sonraki çağlarda buralardan çıkıp doğuya doğru giderek 
Gaur'un dağlık bölgelerine yerleştiler. Orada kendilerine 
İsrailoğulları denildi. Bunun ispatı için İdris peygamberin bu hu- 
susta önceden verdiği haber yeterlidir. Kendisi, "İsrail'in hapiste 
olan on milleti hapisten kaçıp Arsaret ülkesine sığındı. Bu ülke 
herhalde bugünlerde Gaur bölgesinde bulunan Hazara 'dır. 
Tabakat-i Nasırî adlı eserde Cengiz Han'ın Afganistan ülkesinde 
elde ettiği zaferlerden söz edilmiştir. Bu eserde şöyle yazılıdır. 
"Şabnisi hanedanı döneminde buralarda bir millet yaşardı. Onlara 
israiloğulları derlerdi. Aralarında büyük tüccarlar da vardı. Bun- 



51 Bkz. İlave No: 10 



98 



İsa Mesih Hindistan'da 



lar, Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) 622 
yılında peygamberliğini ilan ettiğinde Herafm doğu bölgesinde 
ikamet ederlerdi. O dönemde Halid bin Velit adında Kureyşli bir 
reis bunlara yüce Peygamberden haber getirip onun bayrağı altına 
girmelerini ister. Beş altı reis seçilip onunla birlikte yola çıkarlar. 
Bunların en büyüğü Kays olup onun ikinci adı Kiş'ûr. Bunların 
hepsi müslüman olup İslamiyet yolunda büyük bir fedakârlıkla 
savaşarak zaferler elde ederler. Yüce Peygamber Efendimizin 
huzurundan ayrılırken kendisi bunlara hediyeler ihsan eder. Onla- 
ra bereket duası ederek reislerinin daima Melik lakabıyla ün sala- 
cağını önceden haber verir. Adı geçen Kays 'a Abdurreşit adını 
verir. Aynı zamanda onu Patan lakabıyla şereflendirir." Afgan 
yazarlarına göre Patan kelimesi Süryanice olup geminin dümeni 
anlamına gelir. Çünkü henüz yeni yeni İslamiyet'i kabul etmiş 
bulunan Kays, milletinin kılavuzluğu için bir gemi dümeni gibiy- 
di. Dolayısıyla kendisine Patan unvanı ihsan edildi. 

Gaur'da yaşayan Afganların hangi çağlarda ilerleyip bugün- 
kü vatanları olan Kandahar'a gelerek yerleştikleri bilinmiyor. 
Belki de İslamiyet'in ilk yüzyılında bu olay meydana geldi. Af- 
ganların dediklerine göre Kays, Halid bin Velid'in kızı ile evlendi. 
Ondan Saraban, Patan ve Gürgeşt adında üç oğlan dünyaya geldi. 
Sonra Saraban'ın da Saçar Yun ve Kerş Yun adında iki oğlu oldu. 
İşte bunların soyundan olanlara Afgan yani Israiloğulları denir. 
Küçük Asya halkıyla batının Müslüman tarihçileri Afganlara 
Süleymaniler derler. E. Balfour'un yazdığı The Encylopaedia of 

53 

India, Eastern and Southern Asia adlı eserin 3. Cildinde-" şöyle 
yazılıdır: "Yahudi millet Asya'nın ortasında, güney ve doğusunda 
yayılmışlardır. İlk çağlarda bunlar Çin'de yaşıyorlardı. Tapınakla- 
rı ise Şu ilinin başkenti olan Yih-Çu'da idi. îsrailoğullarının kay- 
bolan oymağını aramak için uzun süre dolaşıp gezinen Dr. Wolt'e 
göre Afganlar Yakup neslinden olup Yahuda ve Bünyamin kabile- 
lerindendir. Başka bir rivayete göre Yahudiler sürgün olarak Tata- 
ristan'a gönderilmişlerdi. Buhara, Merv, Hıva ve etrafındaki böl- 



Bkz. İlave no: 12 (Çevirmen) 

Aslında "1. cildin 3. baskısında" olmalı, (çevirmen) 



İsa Mesih Hindistan'da 



99 



gelerde kalabalık olarak yaşarlardı. Tataristan kralı Prestler Fohn, 
Kustuntina kralı Elkesis Comnines'e bir mektup gönderir. Mektu- 
bunda Tataristan'dan söz ederek, "bu nehrin (Amun'un) ötesinde 
îsrailoğullarının on oymağı bulunmaktadır. Gerçi bunlar kendi 
padişahlarının emri altında olduklarını iddia ederler. Ama aslında 
onlar bizim tebaamız ve kölelerimizdir," der. Dr. Moore'nin araş- 
tırmalarına göre Tatarlardan olan Çozan milleti aslında yahudi 
kökenlidirler. Onlarda bugün dahi eski Yahudi dininden kalma 
izler vardır. Nitekim onlar sünnet olurlar. Afgan rivayetlerine göre 
onlar îsrailoğullarının kaybolan on aşiretindendirler. Kral Buht 
Nasar, Jerusalem'i yakıp yıktıktan sonra bu İsrailoğullarını yaka- 
layıp Bamiyan'a yakın olan Gaur ülkesine getirerek yerleştirdi. 
Onlar, Halid bin Velid'in gelmesinden öncesine kadar Yahudi 
dinine bağlıydılar. 

Afganlar simaları ve dış görünüşleri bakımından tıpkı 
yahudiler gibi görünürler. Bunlarda da yahudilerde olduğu gibi, 
küçük kardeş, ölen ağabeysinin dul karısıyla evlenir. Ferrier 
adında Fransız bir turist Herat bölgesinden geçerken, "buralarda 
çok İsrailoğulları bulunur. Yahudi diniyle ilgili vecibelerini yerine 
getirmekte serbesttirler. 54 Miladi onikinci yüzyılda (İspanya'nın) 
Toledo şehrinde ikamet eden Rabbi bin Yemin adlı bir zat, 
(İsrailoğullarının) kaybolan kabilelerini aramak için evden yola 
çıktı. Açıklamalarına göre bu Yahudiler, Çin, İran ve Tibet'te ya- 
şamaktadırlar. Josephus ise miladi 93 yılında yahudilerin eski ta- 
rihini yazmıştır. Yazdığı 11. Kitapta Azra Peygamberle birlikte 
hapisten kurtulup geri giden yahudilerden söz ederek, "Fırat neh- 
rinin öbür kıyısında on aşiret hâlâ yaşamaktadır. Onların sayıları 
sayılamayacak kadar çoktur. 55 (Fırat nehrinin öbür tarafı, îran ve 
onun doğusunda bulunan bölgeler demektir. Yazar) 

Beşinci miladi yüzyılda yaşamış st. Jerome, Husi peygam- 
berden bahsederken adı geçen konunun ispatı için dipnotta, "o 
günden beri (îsrailoğullarının) on aşireti Parthiya şahı, yani Faris 



Bkz. İlave No: 13,14,15 
Bkz. İlave no: 16 



100 



İsa Mesih Hindistan'da 



şahı altındadır. Hâlâ hapisten kurtulamamışlardır," der. Yine bu 
kitabın birinci cildinde, "Count Juan Steram, yazdığı kitabın 233- 
234 sayfasında şöyle diyor: "Afganlar, Buht Nasafm Jerusalem 
heykelini darmadağın ettikten sonra yahudileri Bamyan bölgesine 
doğru sürgüne doğru gönderdiğini kabul ederler. (Bamyan bölgesi, 
Afganistan'da Gaufun bitişiğinde bulunur. Yazar) G.T. Vigne 
tarafından kaleme alınıp 1840 yılında yayımlanan "A Narrative of 
a visit to Ghazni, Kabul and Afganistan adlı eserin 166. sayfasın- 
da "Kitab Mecmaul-Ensab' dan Molla Hudâdâd şöyle okudu; 
"Yakub'un büyük oğlu Yahuda idi. Onun oğlu Usrak'tı. Usrak'ın 
oğlu Aknur, Aknur'un oğlu Maalib, Maalib'in oğlu Ferlai, 
Ferlai'nin oğlu Kays, Kays'ın oğlu Talut, Talut'un oğlu Ermiya, 
Ermiya'nın oğlu Afgan idi. îşte Afgan milleti bunun soyundandır. 
Afgan adı da bunun adıyla ün saldı. Afgan ile Buhtnasar çağdaştı- 
lar. Kendisine îsrailoğullarından denilirdi. Onun kırk oğlu vardı. 
Tam 2000 yıl sonra onun 34. Kuşağından Hz. Muhammed Musta- 
fa (s.a.v.)'in zamanına erişen Kays doğdu. Ondan 64 nesil meyda- 
na geldi. 56 Afgan'ın Selm adlı en büyük oğlu vatanı olan Şam'dan 
göç edip Herat'a yakın olan Gaur Meşküh'e gelip yerleşti. İşte 
bunun nesli Afganistan'da yayıldı," diye yazar. 57 

James Bryce, F.G.S. tarafından kaleme alınıp 1856 yılında 
Londra'da yayımlanan Encyclopaedia of Geography adlı eserde, 
"Afgan halkı, kendi soy silsilesini İsrailî padişah Saul'a ulaştırırlar 
ve kendilerine de îsrailoğulları derler," diye yazılıdır. Alexander 
Burns'a göre Afganlar kendilerinin yahudi asıllı olduklarını riva- 
yet ederler. Babil şahı onları esir edip Kâbil'in kuzey batısında 
bulunan Gaur bölgesine getirerek yerleştirmişti. Buradaki halk 
miladi 622 yılına kadar hep Yahudi dini üzerinde kaldılar. Fakat 
daha sonra Halid bin Abdullah (yanlışlıkla Velid yerine Abdullah 
yazılmıştır- Yazar) Bu milletin ileri gelenlerinden birinin kızıyla 
evlenmiş ve aynı yılda onlara İslamiyet'i kabul ettirmiştir. 



Aslında 66 nesil meydana geldi. (Çevirmen) 
Bkz. İlave no: 17 



İsa Mesih Hindistan'da 



101 



Col.G.B. Mallesons tarafından yazılıp 1878 yılında Lond- 
ra'da basılan History of Afghanistan adlı eserin 39. sayfasında, 
"Abdullah Khan Herati, Fransız seyyah Friar ile (bilge bir müsteş- 
rik olan) Sir William, "Afgan milletinin İsrailoğulları kökenli olup 
kaybolan on oymağın evladı oldukları hakkında görüş birliği için- 

58 

dedirler," diye yazılıdır. Yine Fransız J.P.Ferrier tarafından ka- 
leme alınıp Capt. W.M.Jasse tarafından tercüme edilen ve 1858 
yılında Londra'da yayımlanan History of Afghans adlı eserin bi- 
rinci sayfasında, "Doğu tarihçilerinin çoğunun görüşlerine göre 
Afgan milleti, îsrailoğullarından on oymağın evladıdır. Afganların 
kendi görüşleri de hep aynıdır," diye yazılıdır. Yine aynı yazar bu 
kitabın dördüncü sayfasında, "Afganlar bu görüşü ispatlamak için 
şu kanıtı ileri sürerler: "Nadir Şah, Hindistan'ı ele geçirmek için 
Peşâver'e varınca Yusuf Zeyi kabilesinin ileri gelenleri onun hu- 
zuruna İbrani dilinde yazılı bir Kitab-ı Mukaddes ile onların süla- 
lesinde eski dinlerinin çeşitli geleneklerini yerine getirmek üzere 
ötede beride muhafaza edilegelen birçok eşyayı sundular. Nadir 
Şah'ın ordugahında Yahudiler de vardı. Onlara bu eşya gösterildi- 
ği zaman onlar hemen tanıdılar," diye yazar. Yine aynı tarihçi bu 
kitabın dördüncü sayfasından sonra şöyle yazar: "Bana göre Ab- 
dullah Han Herati' nin görüşü pek güvenilir bir fikirdir. Onu şöyle 
özetleyebiliriz: Melik Talut'un (Saul'un) iki oğlu vardı. Birinin 
adı Afgan, ötekinin Câlut idi. Afgan ise, bu milletin ilk atasıydı. 
Davut ile Süleyman'ın hükümetinden sonra İsrailoğullarında iç 
savaş başladı ve bunlar çeşitli fırkalara bölündüler. Nebukadnezar 
saldırıp yetmiş bin yahudiyi kılıçtan geçirdi. Şehri yakıp yıktı. 
Geride kalan yahudileri esir edip Babil'e götürdü. Bu korkunç 
felaketten sonra Afgan'ın evladı korkuya kapılarak Cudiya'dan 
Arap ülkesine kaçtı ve uzun müddet buralarda yaşadı. Fakat bura- 
da su ve toprak kıtlığı yüzünden insan ile hayvan hep sıkıntı çe- 
kerdi. Bundan ötürü onlar Hindistan'a göç etmeyi düşündüler. 
Abdali'lerden bir grup Arap ülkesinde kaldı. (Hazreti) 
Ebubekir'in halifeliği döneminde liderlerinden biri, onların Halid 
bin Velid ile akrabalık ilişkisini kurdurdu. îran, Arapların ege- 



Bkz. İlave No: 19 



102 



İsa Mesih Hindistan'da 



menliği altına girdiği zaman bu millet, Arap ülkesinden çıkıp 
İran'ın Faris ve Kirman gibi bölgelerine gidip yerleştiler. Cengiz 
Han'ın saldırısına kadar hep buralarda kaldılar. Daha sonra onun 
korkunç zulümlerine dayanamayıp Abdali fırkanın halkı Mekran, 
Sind ve Multan yoluyla Hindistan'a ulaştılar. Fakat burada da 
rahat yüzü göremediler. Nihayet onlar Süleyman dağına yerleşti- 
ler. Geride kalan Abdali fırkasının halkı da buraya toplandı. Bun- 
ların 24 fırkası vardı. Hepsi de Afgan'ın evladı idi. Bu Afgan'ın 
üç oğlu vardı. Adları Serâbend (Seraban), Erkeş (Gergeşt) ve 
Kerlen (Batan) idi. Bunların her birinin sekizer oğlu oldu. Daha 
sonra bunların adıyla 24 aşiret meydana geldi. İşte adlarıyla aşiret 
adları aşağıdadır: 



İsa Mesih Hindistan'da 



103 



Serabend'in Oğulları Aşiret adları 

Abdal ► Abdali 

Yusuf Yusuf Zeyi 

Babur Baburi 

Vezir Veziri 

Lohan Lohani 

Barç Barçı 

Hugıyan Hugıyani 

Şeran Şerani 

Gergeşt'in (Erkeş) Oğulları Aşiret Adları 

Hile ► hılci/Hılzeyi 

Kaker Kakeri 

Camurın Camurıni 

Saturıyan Saturıyani 

Pin Pini 

Kes Kesi 

Tekan Tekani 

Nasar Nasari 

Kerlen'in Oğulları Aşiret Adları 

Hatak ► Hataki 

Sür Süri 

Afrid Afridi 

Tur Turi 

Zaz Zazi 

Bab Babi 

Bengeneş Bengeneşi 

Landıpur Landıpuri 



Adı geçen yazı burada son bulur. 

Hoca Nimetullah tarafından kaleme alınıp Cihangir Şah dö- 
neminde 1018 Hicri yılında yazılan ve daha sonra (Kharqui Üni- 



Bkz. İlave no:20 



104 



İsa Mesih Hindistan'da 



versitesi) Profesörü Bernhard Doran tarafından tercüme edilip 
1836 yılında Londra'da yayımlanan Mahzen-i Afgan adlı eserin 
aşağıdaki bölümlerinde ayrıntılı olarak şu bilgilere yer verilmiş- 
tir. 60 

Eserin birinci bölümünde "Yakub îsraili'nin tarihi bu mille- 
tin (Afgan milletinin) soyağacı bununla başlar. Kitabın ikinci bö- 
lümünde, "Şah Talut'un tarihi" anlatılmıştır. Bu bölümde Afgan- 
ların soyağacının Talut'a ulaştığı anlatılmıştır. Adı geçen eserin 
22 ve 23. sayfasında, "Talut'un iki oğlu vardı. Berhiya ile Ermiya. 
Berhiya'nın oğlu Asıf, Ermiya'nın oğlu Afgan idi," diye yazılıdır. 
Yine adı geçen eserin 24. sayfasında, "Afgan'ın 24 oğlu vardı. 1 
Afgan'ın evladı kadar İsrailî kabilede başka hiçbir aşiret yoktu," 
diye yazılıdır. Yine bu eserin 65. sayfasında 62 , "Nebukadnezar, 
Şam ülkesinin hepsini ele geçirdikten sonra îsrailoğullarının bütün 
boylarını sürgüne göndererek Gaur, Gazni, Kâbil, Kandahar ve 
Firuz Dağı'nın dağlık bölgelerine getirerek yerleştirdi. Buralarda 
özellikle Asıf ve Afgan'ın nesli çoğalıp dal budak saldı," diye 
anlatılır. Adı geçen eserin üçüncü bölümünde ise, Nebukadnezar, 
îsrailoğullarını Suriye'den kovduğu zaman Asıf ve Afgan'ın nes- 
linden bazı oymaklar Arap ülkesine gidip yerleşti. Araplar onları, 
îsrailoğulları ve Afganoğulları diye adlandırdı," diyerek anlatılır. 
Yine aynı kitabın 37. ve 38. sayfasında Mecmau'l-Ensab'm yaza- 
rıyla Tarih-i Güzide 'nin müellifi Müstevfi'nin verdiği bilgilere 
dayanarak, "Yüce Peygamber Efendimizin daha sağlığı zamanın- 
da Halid bin Velid, Nebukadnezar olayından sonra Gaur' da kalıp 
yerleşen Afganlara İslamiyet mesajını göndermişti. Bazı Afgan 
liderleri, Kays'ın başkanlığında Yüce Peygamber Efendimizin 
(s.a.v.), huzuruna vardılar. Bu Kays, Talut'un 37. kuşağındandır. 
Bizzat Yüce Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Kays'a Abdurreşid 



Bu kitap, Tahrir-i Tabri, Mecmau'l-Ensab, Güzide Cihânküşai, Matlau'l- 
Envâr ve Maden-i Ekber gibi nice güvenilir tarih eserleri özetlenerek yazılmış- 
tır. (Elinizdeki bu kitabın önsözüne bakınız-Yazar) 

61 Bkz. İlave no:21 Bu yazıya göre 40 oğlu vardı (çevirmen) 

62 Bkz. İlave no:21 (65. sayfasında değil, 25. sayfasında adı geçen yazı bulu- 
nur.) (çevirmen) 



İsa Mesih Hindistan'da 



105 



ismini vermişti. (Burada Abdurreşid Kays'ın soyağacı Talut- 
Saul'a kadar verilmiştir) Bir de Yüce Peygamber Efendimiz 
(s.a.v) adı geçen reislere Patan ismini vermişti. Bu da "geminin 
dümeni" anlamına gelir. Bir müddet sonra bu reisler ülkelerine 
geri gidip İslamiyet'i telkin etmeye koyuldular," diye ayrıntılı 
olarak anlatılmıştır. 

Yine adı geçen Mahzen-i Afgani adlı eserin 63. sayfasında, 
"Beni Afgana veyahut Beni Afgan gibi isimler hakkında 
Feridüddin Ahmed, kendi yazdığı Risale-i Ensab-ı Afganiye adlı 
eserde, "Mecusi olan Nebukadnezar Suriye'nin çeşitli bölgelerini 
ele geçirdiği zaman Jerusalem'i yerle bir etti. İsrailoğullarını tut- 
sak ve köle ederek sürgüne gönderdi. Bu milletin birçok boyları 
Musevî şeriatına tâbi idiler. Bunların hepsini yanına alarak onlara, 
atalarının dinini bırakıp, Tanrı yerine kendisine tapmalarını emret- 
ti. Fakat onlar bunu inkâr ettiler. Bunun üzerine Nebukadnezar 
içlerinden en akıllı ve en zeki olan iki bin kişiyi öldürdü. Geride 
kalanlara kendisinin istila ettiği bölgelerle Suriye'den dışarı çık- 
malarını emretti. Bunlardan bir bölümü bir liderin başkanlığı al- 
tında Nebukadnezar' ın istila ettiği bölgelerden çıkıp Gaur'un dağ- 
lık bölgesine vardılar. İşte nesilleri buralarda kalarak yerleşti. Gün 
geçtikçe sayıları çoğaldıkça çoğaldı. Halk onları îsrailoğulları, 
Asıfoğulları ve Afganoğulları diye adlandırdı," diye ayrıntılı ola- 
rak anlatılır. 

Yine adı geçen yazar kitabın 64. sayfasında, "nice güvenilir 
eserlerde, sözgelimi, Tarih-i Afgani ile Tarih-i gauri'de Afganla- 
rın çoğu îsrailoğullarındandır. Bir bölümü ise Kıptî'dir" diye iddia 
edilir." Ebül-Fazl'a göre bazı Afganlar kendilerinin Mısır kökenli 
olduklarını zannederler. Onlar, "îsrailoğulları Jerusalem'den Mı- 
sır'a geri gittikleri zaman bu topluluk (Afganlar) ise, Hindistan'a 
göç ettiler," diye gerekçe gösterirler. Yine adı geçen eserin 64. 
Sayfasında Feridüddin Ahmed Afgan adı hakkında, "Bazıları Af- 
gan kelimesiyle ilgili olarak şöyle derler: (Suriye'den) sürüldük- 
ten sonra onlar sevgili vatanlarını hatırlayıp âh-ü figân ederlerdi 
(ağlayıp sızlarlardı). Bundan dolayı adları da Afgan oldu," diye 



106 



İsa Mesih Hindistan'da 



yazar. Sir John Malcolm da bu hususta aynı görüştedir. (Bakınız 
History of Persia c:l, s: 101) 

Yine adı geçen kitabın 63. sayfasında, Mehâbet Han, "Onlar 
Hz. Süleyman'ın arkasından giden ve akrabası olan kimselerdir. 
Bundan dolayı araplar onlara Süleymani derler," der. 

Yine aynı eserin 65. sayfasında, "Hemen hemen bütün doğu 
tarihçilerinin incelemelerine göre Afgan milleti, kendilerinin 
yahudi asıllı olduklarına inanırlar. Çağımızdaki bazı tarihçiler de 
aynı görüşü benimsemişlerdir. Veyahut bu görüşü doğru buldu- 
lar Afganların yahudi ad takmaları da hiç şüphesiz onların 

müslüman olmalarından ileri gelir, (çevirmen) Bernhard Doran'ın 
bu düşüncesi hiç delilsizdir. Nitekim Pencab'ın Kuzey batı bölge- 
sinde Hint asıllı nice milletler vardır. Fakat adları yahudi adları 
gibi değildir. Anlaşılıyor ki, bir millet müslüman olduktan sonra 
artık yahudi isimler kendilerinde geçmez.) Afganların simaları 
şaşılacak şekilde yahudilerinkine benzer. Afganların yahudi asıllı 
oldukları iddiasına hiç aldırış etmeyen araştırmacılar bile bu görü- 
şü paylaştılar. Ama onların yahudi asıllı olduklarını ortaya koyan 
ispat da yine budur doğrusu. Sir John Malcolm' un bu husustaki 
sözleri de şöyledir: "Gerçi Afganların (Yahudilerin), yüce soyun- 
dan oldukları iddiası pek şüphelidir. Fakat yüzleriyle simaları, örf 
ve adetleri bakımından bunların (Afganların) İranlılardan, Tatarlar 
ve Hindulardan pek farklı bir millet oldukları ortadadır." 

Yukarıdaki görüşü güvenli kılan faktörler de bunlardır. Fa- 
kat bunlara karşı daha başka nice sağlam olaylar da vardır. Oysa 
bunları doğrulayan hiçbir ispat da yoktur. Bir milletin şekil ve 
simasıyla başka bir millete benzemesi herhangi bir netice meyda- 
na getirebiliyorsa, o zaman Keşmir halkının da yüz ifadesi ve si- 
maları itibariyle yahudilere benzemesi onların yahudi asıllı olduk- 
larını ortaya koyar. Bu gerçeğe sadece Bernier değil, Forster de, 
belki öteki araştırmacılar da temas etmişlerdir. Gerçi Forster, 



Afgan sözcüğü, Farsça Ah-ü Figan kelimelerinin birleşiminden meydana 
geldi, (çevirmen) 



İsa Mesih Hindistan'da 



107 



Bernier'in görüşünü kabul etmiyor. Ama yine de bir zamanlar 
Keşmirliler arasında bulunduğu zaman kendisinin, yahudi bir mil- 
let arasında bulunduğunu hissettiğini de itiraf eder. 64 

A.K.Johnston tarafından hazırlanan Dictionary of 
Geography adlı eserin 250. sayfasında, Keşmir kelimesi hakkında, 
"buranın halkı uzun boylu, iriyarı, erkek şimali, kadınları ise boyu 
posu yerinde, güzel yüzlü, sivri ve ince burunludurlar, simaları ise 
tamamen yahudilere benzer," diye yazılıdır. 65 

Civil & Military Gazette adlı gazetenin 23 Kasım 1897 tari- 
hindeki sayısının dördüncü sayfasında Sevati ve Aferidi (milletle- 
ri) başlığı altında, "pek değerli ve ilginç bir konu geçenlerde 
British Association tarafından düzenlenip antropoloji araştırmaları 
bölümünün bir toplantısında sunulmuştur. Bu konu adı geçen ant- 
ropoloji araştırmaları komitesinin kış sezonu toplantısında da su- 
nulacaktır. Biz bu konunun tümünü aşağıdaki satırlarda yazıyoruz. 

"Hindistan'ın batı sınırında yaşayan Patan veya Paktan hal- 
kının ahvali eski tarih kitaplarında mevcuttur. Bunların birçok 
topluluklarından, Herodotus ile Büyük İskender'in tarih yazarları 
söz etmişlerdir. Orta çağda, bu dağın ıssız ve hiç el değmemiş 
çevresinin adı Roh idi. Bölge halkının adı da Rohile idi. Hiç şüp- 
hesiz Rohile ve Patanlar daha Afgan milletinin adı sanı yokken 
buralarda yaşıyorlardı. Şimdi ise bütün Afganlar Pitonlardan sa- 
yılırlar. Çünkü onlar Patan dili yani Peştu'yu konuşurlar. Fakat 
onlarla olan herhangi bir ilişki veya akrabalıktan söz etmezler. 
Onlar îsrailoğullarından olduklarını iddia ederler. Başka bir ifa- 
deyle, onlar Nebukadnezar'ın esir edip Babil'e birlikte götürdüğü 
aşiretlerin evladından olduklarını ileri sürerler. Fakat şimdi ise 
hepsi Peştu dilini konuşurlar. Hepsi de adı Paktanvali olan bu 
ülkenin anayasasına boyun eğerler. Bu anayasanın birçok madde- 
leri eski musevî şeriatına şaşılacak şekilde benzer. Bazı kuralları 
ise, Racput milletinin eski örf ve adetlerine de benzer 



Bkz. İlave No:21 (Çevirmen) 
Bkz. İlave No:22 (Çevirmen) 



108 



İsa Mesih Hindistan'da 



İsrailoğullarının izlerine dikkat edecek olursak Patan halkının iki 
kısma ayrıldığını göreceğiz. Birincisi, Hint asıllı olan topluluklar. 
Sözgelimi, Veziri, Aferidi ve Orakzeyi vs. İkincisi, Sami oldukla- 
rını iddia eden Afganlar da vardır. Bunların çoğu Serhat bölgesin- 
de yaşarlar. Henüz yazıya geçirilmemiş Paktanvali adlı anayasa 
belki de bütün aşiretlerin işbirliğiyle hazırlanmış olabilir. Bunda 
biz, Musevî ahkâmıyla Râcputî örf ve adetlerin birbiriyle karışmış 
olduğunu görürüz. Daha sonra İslamî gelenekler bunu biraz tadil 
etmiştir. Kendilerine Dürranî diyen Afganlar da vardır. Dürranî 
devletinin kurulduğundan beri, yani 150 yıldan beri onlar kendile- 
rine Dürranî ismini takagelmişlerdir. Onlar, İsrailoğullarının çe- 
şitli boylarının evladı olduklarını söylerler. Soyları Keş' ten (Kays) 
başlar. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kendisine Batan adını verdiği 
adam da budur. Batan, Süryani dilinde dümen anlamına gelir. 
Çünkü bu adam, halkı İslam dalgalarında (gemi gibi) idare ede- 
cekti. Eğer biz, Afgan milleti ile İsrailoğulları arasında eskiden 
beri hiçbir bağın bulunmadığına inanırsak, o zaman bunlarda yay- 
gın olan İsrailî adların gerekçesini açıklamak bizim için zor ola- 
caktır doğrusu. Hele bazı dini ayin ve törenleri, örneğin Fısıh bay- 
ramının neden yaygın olduğunu açıklamak bizim için zor olacak- 
tır. Afgan milletinin bir kolu olan Yusuf-Zeyi aşireti, Fısıh bayra- 
mının gerçeğini bilerek onu kutlamazsa da en azından onların kut- 
ladıkları bayram, Fısıh bayramının en güzel ve tuhaf bir taklididir. 
Yine bunun gibi,(Afgan milletiyle) İsrailoğulları arasında bir ba- 
ğın bulunduğuna inanmadığımız takdirde, yüksek tahsilli Afganla- 
rın bu gibi rivayet üstünde bu kadar durmaları, bu kadar üsteleme- 
leri ve ısrar etmelerinin sebebini de açıklay amayız. Anlaşılıyor ki, 
bu rivayetin dayandığı doğruluğunun gerçek temeli mutlaka var- 
dır. Bellevv'ye göre Afganlarla İsrailoğulları arasındaki ilişkinin 
doğru olması mümkündür. Yine onun açıkladığına göre kendileri- 
nin Kays soyundan geldiklerini ileri süren Afganların üç büyük 
kolu vardır. En azından onlardan biri Sarabur adıyla bilinir. Peştu 
dilinde bu kelime, eski çağlarda Râcputların adı olan Suricbensi^ 6 
kelimesinin tercümesidir. Bilindiği gibi Suricbensi halkı 



Suricbensi: Güneşin evladı ve zürriyeti demektir, (çevirmen) 



İsa Mesih Hindistan'da 



109 



Mahabarat savaşı sırasında Çanderbensi hanedanı tarafından 
yenilgiye uğratılmış ve daha sonra onlar Afganistan'a gelerek 
yerleşmişlerdi. Bundan dolayı belki de Afganlar, 
îsrailoğullarından olup eski Râcputlarla karışmış olabilirler. 

Bana göre Afganların aslı ve nesli hakkında ortaya çıkan 
meselenin en uygun çözümü de budur doğrusu. Her neyse, Afgan- 
lar, rivayet ve dirayete dayanarak kendilerinin seçkin bir millet 
olduğunu, yani İbrahim'in evladından olduğunu sayarlar. 

Pek ünlü müelliflerin yazdıkları eserlerden alarak burada 
yazdığımız yazıların hepsine topluca bakıldığı zaman doğru bir 
insan, Hindistan'da, çevresi ve sınırları içinde yaşayan Afgan ve 
Keşmirli milletlerin îsrailoğullarından olduklarına kesin olarak 
inanır. İnşallah biz bu kitabın ikinci cildinde Hz. îsa (a.s.)'ın Hin- 
distan'a doğru uzun bir yolculuğa çıkmasının esas gayesinin 
îsrailoğullarına bağlı bütün milletleri hakka doğru çağırma göre- 
vini yerine getirmek olduğunu ayrıntılı olarak anlatacağız. Nite- 
kim Hz. îsa İncil'de bu gerçeğe işaret etmiştir bile. Durum böy- 
leyken kendisinin Hindistan'a ve Keşmir'e gelmiş olması şaşıla- 
cak bir şey değildir. Aksine görevini yerine getirmeksizin göğe 
çıkması aslında şaşılacak bir şeydir doğrusu. Kitabın bu kısmına 
artık burada son veriyoruz. 

Allah'ın selamı, doğru yolu izleyenin üzerine olsun! 
Yazar 

Mirza Gulam Ahmed 
Kadiyan-Gurdaspur ili. 



Çanderbensi: Ayın evladı ve zürriyeti demektir, (çevirmen) 



110 



İsa Mesih Hindistan'da 



İLAVE 

Elimizdeki eserde yer alan ya da söz edilen bazı yazıları orjinal eserler- 
den alıp buraya koyduk. Araştırmalar yapmak istiyenlere pek yararlı olacağını 
umarım. 

(Çevirmen) 

No. 1 

Lectures on the Origin and Growth of Religion as Illustrated by 
some Points in the History of Indian Buddhism, by T. W. Rhys Davids, (the 
Hibbert Lectures, 1881) (Williams & Norgate, London 1881) 

Page 147. 'Ali this is of peculiar interest from the comparative point of 
view. It is an expression from the Buddhist standpoint, which excludes the 
theory of a Supreme Deity, of an idea very similar to that which is expressed in 
Christian writings when Christ is represented as the manifestation of God to 
men, the Logos, the Word of God made flesh, the Bread of Life. And it is not a 
mere chance that heterodox follovvers of the two religions have aftervvards used 
the Buddha and the Logos conceptions as bases of their emanation theories. It 
is only a fresh instance of the way in which similar ideas in similarly 
constituted minds come to be modifıed in very similar ways. The Cakka-vatti 
Buddha was to the early Buddhists what the Messiah Logos was to the early 
Christians. In both cases the two ideas overlap one another, run into one 
another, supplement one another. In both cases, the two combined cover as 
nearly the same ground as the different foundations of the two teachings will 
permit. And it is the Cakka-vatti Buddha circle of ideas in the one case, just as 
the Messiah Logos in the other, that has had the principal influence in 
determining the opinions of the early disciples as to the person of their Master. 
The method followed in the early Buddhist and early Christian biographies of 
their respective Masters was the same, and led to similar results; though the 
details are in no particular quite identical in the two cases.' 

No. 2 

Buddhism, in its Connexion with Brahmanism and Hinduism, and 
in its Contrast with Christianity, by Sir Monier Monier-WiUiams, 
K.C.I.E., Second Edition, (John Murray, London 1890) 

Pages 134-135. 'He said of himself (Maha-vagga 1.6,8),- I am the all- 
subduer (sabbabhibhu); the ali- wise; I have no stains; through myself I possess 
knowledge; I have no rival (patipuggalo); I am the chief Arhat — the highest 
teacher; I alone am the absolutely wise (Sambuddha); I am the Conqueror 



İsa Mesih Hindistan'da 



111 



(Jina); ali the fires of desire are quenched (sinbhuto) in me; I have Nirvana 
(nibbuto).' 

Page 135 (foot- note). In fact Gautama remained a Bodhi-sattva until he 
was thirty-four or thirty-fıve, when he attained perfect enlightenment and 
Buddhahood.' 

Page 126. 1. Kili not any living thing. 2. Steal not. 3. Commit not 
adultery. 4. Lie not. 5. Drink not strong drink.... 6. Eat no food except at 
stated times. 7. Use no wreaths, ornaments, or perfumes. 8. Use no high or 
broad bed, but only a mat on the ground. 9. Abstain from dancing, singing, 
music, and \vorldly spectacles. 10. Own no gold, or silver of any kind, and 
accept none. (Maha-vagga 1.56). [This Buddhist Dasa-sila may be contrasted 
with the Mosaic Decalogue.]' 

Pages 45-47. 'The Buddha's early disciples were not poor men; for the 
sixth to be admitted to the Sangha was a high-born youth named Yasa 

In sending forth these sixty monks to proclaim his own gospel of 
deliverance, he addressed them thus:- 

I am delivered from ali fetters (p.127), human and divine. You too, O 
monks, are freed from the same fetters. Go forth and wander everyvvhere, out of 
compassion for the world and for the vvelfare of gods and men. Go forth, one by 
one, in different directions. Preach the doctrine (Dharmam), salutary (kalyana) 
in its beginning, middle, and end, in its spirit (artha) and in its letter (vyanjana). 
Proclaim a life of perfect restraint, chastity, and celibacy (brahmacariyam). I 
will go also to preach this doctrine' (Maha-vagga I. II. I). 

When his monk-missionaries had departed, Gautama himself followed, 
though not till Mara (p. 41) had again tempted him. 

Quitting Benares he journeyed back to Uruvelâ, near Gaya. There he 
first converted thirty rich young men and then one thousand orthodox 
Brahmans, led by Kâsyapa and his two brothers, who maintained a sacred fire 
('Brahmanism,' p. 364). The fıre-chamber was haunted by a fiery snake-demon; 
so Buddha asked to accupy the room for a night, fought the serpent and 
confined him in his own alms-bowl. Next he worked other miracles (said to 
have been 3500 in number).... 

To them on a hill Gayâsîsa (Brahma-yoni), near Gayâ, he preached his 
'burning' fıre-sermon (Mahâ-v° I. 21): 'Everything, O monks, is burning 
(âdittam=âdiptam). The eye is burning; visible things are burning. The 
sensation produced by contact with visible things is burning — burning with fire 
of lust (desire), enmity and delusion (râgagginâ dosagginâ mohagginâ), with 
birth, decay (jarayâ), death, grief, lamentation, pain, dejection (domanassehi), 
and despair (upâyâsehi). The ear is burning; sounds are burning; the noee is 
burning, odours are burning; the tongue is burning, tastes are burning; the body 



112 



İsa Mesih Hindistan'da 



is burning, objects of sense are burning. The mind is burning; thoughts are 
burning. Ali are burning with the fire of passions and lusts. Observing this, O 
monks, a wise and noble disciple becomes weary of (or disgusted with) the eye, 
vveary of visible things, weary of the ear, weary of sounds, vveary of odours, 
weary of tastes, vveary of the body, vveary of the mind. Becoming vveary, he 
frees himself from passions and lusts. When free, he realizes that his object is 
accomplished, that he has lived a life of restraint and chastity (brahmacariyam), 
that re-birth is ended.' 

It is said that this fıre-sermon — vvhich is a key to the meaning of 
Nirvana — vvas suggested by the sight of a conflagration. It vvas Gautama's 
custom to impress ideas on his hearers by pointing to visible objects. He 
compares ali life to a flame; and the gist of the discourse is the duty of 
extinguishing the fire of lusts, and vvith it the fire of ali existence, and 
importance of monkhood and celibacy for the attainment of this end. 

Contrast in Christ's Sermon on the Mount the vvords addressed to the 
multitude (not to monks), 'Blessed are the pure in heart, for they shall see God.' 

The Buddha and his follovvers next proceeded to Râjagriha.' 
No. 3 

Buddhism: being a Sketch of the Life and Teachings of Gautama, 
the Buddha, by T. W. Rhys Davids, M.A. Ph.D. (Society for Promoting 
Christian Knovvledge, London 1882) 

Page 183. 'His mother vvas the best and the purest of the daughters of 

men.' 

In the footnote of page 183, Davids quotes St. Jerome: 

'St. Jerome says (contra Jovian, bk. I): 'It is handed dovvn as a 

tradition among the Gymnosophists of India, that Buddha, the 

founder of their system, vvas brought forth by a virgin from her 

side.' 

No. 4 

The life of the Buddha and the Early History of his Order, derived 
from Tibetan Works in the Bkah-Hgyur and Bstan-Hgyur, translated by 
W. VVoodville Rockhill (Trubner & Co. London 1884) 

Page 32. 'The rumour had reached Kapilavastu that the prince had died 
under the excess of his penances, and ali the court vvas plunged in despair, and 
his vvives fell fainting to the ground; but a little after came the nevvs that he had 
attained enlightenment, and great vvas the rejoicing everyvvhere.' 

Page 141. 'As soon as the Blessed One expired the mighty earth vvas 
shaken, thunderbolts did fail, and the gods in the sky did shriek vvith (or like) 
sound of drum (f.635 a ). At that time the venerable Mahaka A yapa vvas stopping 



İsa Mesih Hindistan'da 



113 



in the Kalantakanivasa Bamboo grove at Rajagriha; and when the earth quaked 
he sought what might be the reason, and he saw that the Blessed One had 
utterly passed away...' 

No. 5 

Buddha: His Life, His Doctrine, His Order by Dr. Hermann 
Oldenberg, Translated from the German by William Hoey, M.A., D.Lit. 
(Williams & Norgate, London 1882) 

Page 142 (foot-note): 'On the occasion of a prophecy of Buddha's 
regarding Metteyya, the next Buddha, who will in the far future appear upon 
the earth, it is said: "He will be the leader of a band of disciples, numbering 
hundreds of thousands, as I am now the leader of bands of disciples, numbering 
hundreds." — Cakkavattisuttanta. ' 

Page 419. 'Regarding the wife and child of Buddha the chief passage is 
"Mahavagga," i, 54; Rahula is frequently mentioned in the Sutta texts as 
Buddha's son, vvithout any prominent role being ascribed to him among the 
circles of disciples by the ancient tradition.' 

Page 103. 'He (Buddha) says: "Rahula is born to me, a fetter has been 
forged for me." 

Page 103 (foot-note). 'In the name Rahula there seems to be an allusion 
to Rahu, the sun and moon subduing (darkening) demon.' 

No. 6 

Tibet, Tartary and Mongolia; their Social and Political Condition, 
and the Religion of Boodh, as there Existing, by Henry T. Prinsep Esq. 
Second Edition (Wm. H. Ailen 86 Co. London 1852) 

Pages 12-14. "The earliest travels into Tibet Proper which have been 
transmitted to us, are those of the Jesuit fathers, Grueber and Dorville, who 
returned from China by that route in A.D. 1661, just four hundred years after 
Marco Polo's journey westward. They were the fırst Christians of Europe who 
are known to have penetrated into the populous parts of Tibet; for Marco Polo's 
journey was, as we have stated, to the north-west, by the sources of the Oxus. 
Father Grueber was much struck with the extraordinary similitude he found, as 
well in the doctrine, as in the rituals, of the Boodhists of Lassa to those of his 
own Romish faith. He noticed fırst, that the dress of Lamas corresponded with 
that handed down to us in ancient paintings, as the dress of the Apostles. 2 nd . 
That the discipline of the monasteries, and of the different orders of Lamas or 
priests, bore the same resemblance to that of the Romish church. 3 rd . That the 
notion of an incarnation was common to both, so also the belief in paradise and 
purgatory. 4*. He remarked that they made suffrages, alms, prayers, and 
sacrifıces for the dead, like the Roman Catholics. 5*. That they had convents, 



114 



İsa Mesih Hindistan'da 



fılled with monks and friars, to the number of 30,000, near Lassa, who ali made 
the three vows of poverty, obedience, and chastity, like Roman monks, besides 
other vows. And 6*, that they had confessors, licensed by the superior Lamas, 
or bishops; and so empowered to receive confessions, and to impose penances, 
and give absolution. Besides ali this, there was found the practice of using holy 
water, of singing service in alternation, of praying for the dead, and a perfect 
similarity in the costumes of the great and superior Lamas to those of the 
different orders of the Romish hierarchy. These early missionaries, further, 
were led to conclude, from what they saw and heard, that the ancient books of 
the Lamas contained traces of the Christian religion, which must, they thought, 
have been preached in Tibet in the time of the Apostles.' 

Then concerning the advent of a Saviour, the author H. T. Prinsep 
writes in the same book (Tibet, Tartary and Mongolia) on page 171: 

'The general expectation of the birth of a great prophet, Redeemer, or 
Saviour, which is alluded to even by Tacitus, as prevailing at the period when 
the founder of the Christian religion appeared, was, there can be no doubt, of 
Boodhistic origin, and not at ali confıned to Jews, or based only on the 
prophecies of their Scripture.' 

As afoot-note on page 171 the author further wrote: 'The advent of 
another Boodh a thousand years after Gotama, or Sakhya Muni, is distinctly 
prophesied in the Pitakattayan and Attha-katha. Gotama declares himself to be 
the twenty-fıfth Boodh, and says, "Bagawa Metteyo is yet to come." The name 
Metteyo bears an extraordinary resemblance to Messiah.' 

No. 7 

A Record of The Buddhist Religion as Practised in India and the 
Malay Archipelago (A.D. 671-695) by I-Tsing, Translated by J. Takakusu, 
B.A., Ph.D. (Oxford, Clarendon Press 1896) 

pages 223-224: Tt is indeed curious to find the name of MESSİAH in a 
Buddhist work, though the name comes in quite accidentally. The book is 
called 'The New Catalogue of the Buddhist Books compiled in the Cheng Yuan 
Period' (A.D. 785-804), in the new Japanese edition of the Chinese Buddhist 
Books (Bodleian Library, Jap. 65 DD, jfefc 73; this book is not in Nanjio's 
Catalogue).... 

Moreover, the Sangharama of the Sakya and the monastery of Ta-ch'in 
(Syria) differ much in their customs, and their religious practices are entirely 
opposed to each other. King-ching (Adam) ought to hand down the teaching of 
MESSİAH (Mi-shi-ho), and the Sakyapurriya-Sramanas should propagate the 
Sutras of the Buddha.' 



İsa Mesih Hindistan'da 



115 



No. 8 

The Nineteenth Century: a Monthly Review, edited by James 
Knowles, Vol. XXXVI, July-December 1894 (Sampson Low, Marston & 
Co. London 1894) 

Page 517. 'But M. Notovitch, though he did not bring the manuscripts 
home, at ali events saw them, and not pretending to a knovvledge of Tibetan, 
had the Tibetan text translated by an interpreter, and has published seventy 
pages of it in French in his Vie inconnue de Jesus-Christ. He was evidently 
prepared for the discovery of a Life of Christ among the Buddhists. Similarities 
betvveen Christianity and Buddhism have frequently been pointed out of late, 
and the idea that Christ was influenced by Buddhist doctrines has more than 
once been put forward by popular writers. The diffıculty has hitherto been to 
discover any real historical channel through which Buddhism could have 
reached Palestine at the time of Christ. M. Notovitch thinks that the manuscript 
which he found at Himis explains the matter in the simplest way. There is no 
doubt, as he says, a gap in the life of Christ, say from his fifteenth to his 
twenty-ninth year. During that very time the new Life found in Tibet asserts 
that Christ was in India, that he studied Sanskrit and Pâli, that he read the 
Vedas and the Buddhist Canon, and then returned through Persia to Palestine to 
preach the Gospel. If we understand M. Notovitch rightly, this Life of Christ 
was taken down from the mouths of some Jewish merchants who came to India 
immediately after the Crucifıxion (P. 237). It was written down in Pâli, the 
sacred language of Southern Buddhism; the scrolls were aftervvards brought 
from India to Nepaul and Makhada (qusere Magadha) about 200 A. D. (P. 236), 
and from Nepaul to Tibet, and are at present carefully preserved at Lassa. 
Tibetan translations of the Pâli text are found, he says, in various Buddhist 
monasteries, and, among the rest, at Himis. It is these Tibetan manuscripts 
which were translated at Himis for M. Notovitch while he was laid up in the 
monastery with a broken leg, and it is from these manuscripts that he has taken 
his new Life of Jesus Christ and published it in French, with an account of his 
travels. This volume, which has already passed through several editions in 
France, is soon to be translated into English.' 

No. 9 

The Mystery of the Ages contained in the Secret Doctrine of ali 
Religions. By Marie, Countess of Caithness, Duchesse De Pomar (C. L. H. 
Wallace, Philanthropic Reform Publisher, Oxford Mansion, W. London 
1887) 



116 



İsa Mesih Hindistan'da 



On Page 145 the author says about 'Buddhism': It is the Christianity 

of the East, and, as such, even in better conservation than is Christianity, the 
Buddhism of the West.' 

No. 10 

Travels in the Mogul Empire A.D. 1656-1668 by Francois Bernier, 
Translated, on the basis of Irving Brock's version and annotated by 
Archibald Constable 1891, Second Edition, revised by Vincent A. Smith, 
M.A. (Oxford University Press 1916) 

Page 430. "There are, hovvever, many signs of Judaism to be found in 
this country. On entering the Kingdom after crossing the Pire-penjale 
mountains, the inhabitants in the frontier villages struck me as resembling Jews. 
Their countenance and manner, and that indescribable peculiarity which 
enables a traveller to distinguish the inhabitants of different nations, ali seemed 
to belong to that ancient people. You are not to ascribe what I say to mere 
fancy, the Jewish appearance of these villagers having been remarked by our 
Jesuit Father, and by several other Europeans, long before I visited 
Kachemire. ' 

No. 11 

A Journey from Bengal to England, through the Northern Part of 
India, Kashmire, Afghanistan, and Perisa, and into Russia by the Caspian- 
Sea, by George Forster, vol. II (R. Faulder and Son, London 1808) 

Page 23. 'On first seeing these people in their own country, I imagined, 
from their garb, the cast of countenance, which is long, and of a grave aspect, 
and the form of their beards, that I had come amongst a nation of Jews.' 

No. 12 

The Races of Afghanistan, being a Brief Account of the Principal 
Nations Inhabiting that Country, by Surgeon-Major H. W. Bellew, C.S.I. 
(Thacker, Spink 85 Co. Calcutta, (1880) MDCCCLXXX) 

Pagel5. 'The traditions of this people refer them to Syria as the country 
of their residence at the time they were carried away into captivity by 
Bukhtunasar (Nebuchadnezzar), and planted as colonists in different parts of 
Persia and Media. From these positions they, at some subsequent period, 
emigrated eastvvard into the mountainous country of Ghor, where they were 
called by the neighbouring peoples "Bani Afghan" and "Bani israil," or children 
of Afghan, and children of Israel. In corroboration of this we have the 
testimony of the prophet Esdras to the effect that the ten tribes of Israel, who 



İsa Mesih Hindistan'da 



117 



were carried into captivity, subsequently escaped and found refuge in the 
country of Arsareth, which is supposed to be identical with the Hazarah country 
of the present day, and of which Ghor forms a part. It is also stated in the 
Tabacati Naşiri — a historical work which contains, among other information, a 
detailed account of the conquest of this country by Changhiz Khan — that in the 
time of the native Shansabi dynasty there was a people called Bani israil living 
in that country, and that some of them were extensively engaged in trade with 
the countries around. 

This people was settled in the Ghor country, to the east of Herat, at the 
time that Muhammad announced his mission as the Prophet of God- about 622 
A. D. And it was there that Khalid-bin-Walid, a chief of the Curesh tribe of 
Arabs, came to them with the tidings of the new faith, and an invitation to join 
the Prophet's Standard.' 

Page 16.' the mission of Khalid was not vvithout success, for he 

returned to the Prophet, accompanied by a deputation of six or seven 
representative men of the Afghan people and their follovvers amounting in ali to 
seventy-six persons. The chief or leader of this party was named Kais or Kish. 

The traditions of the people go on to the effect that this Kais and his 
companions fought so well and successfully in the cause of the Prophet, that 
Muhammad, on dismissing them to their homes, presented them with handsome 
gifts, complimented them on their bravery, and giving them his blessing 
foretold a glorious career for their nation, and promised that the title of Malik 
(or king) should distinguish their chiefs for ever.... At the same time the 
Prophet, as a mark of special favour and distinction, was pleased to change the 
Hebrew name of Kais to the Arab one of Abdur Rashid — "the servant of the 
true guide" — and, exhorting him to strive in the conversion of his people, 
conferred on him the title of "Pahtan," — a term which the Afghan book- 
makers explain to be a Syrian word signifying the rudder of a ship, as the new 
proselyte was henceforth to be the guide of his people in the way they should 
go-' 

Page 17. At what period the Afghans of Ghor moved forvvard and 
settled in the Kandahar country, which is now their home, is not known. It 
appears, hovvever, from the vvritings of the early Muhammadan historians, that 
in the fırst century of their era....' 

Page 19. 'Kais, they say, married a daughter of that Khalid-bin-Walid 
who brought his people the fırst tidings of the Prophet and his doctrine, and by 
her he had three sons, whom he named respectively, Saraban, Batan, and 
Ghurghusht.... The Afghans Proper — the Bani israil, as they cali themselves in 
special distinction to ali other divisions of the nation — class themselves as the 
descendants of Saraban through his two sons, Sharjyun and Khrishyun.' 



118 



İsa Mesih Hindistan'da 



Page 24. 'By Muhammadans of Asia Minör and the Western countries 
the Afghan is usually called Sulemani.' 

No. 13 

The Cyclopaedia of India and of Eastern and Southern Asia, by 
Surgeon General Edward Balfour, vol. I, Third Edition (Bernard 
Quaritch, London 1885) 

page 31 (Under the heading 'Afghanistan'): 'Pukhtun is the national 
appellation of the Afghans proper; but Afghans and Pathans also designate 
themselves Ban-i-Israel, and some claim direct descent from Saul, king of 
Israel. Pukhtun is the individual, and Pukhtana the collective name of the 
Afghans. This word is described as of Hebrew (ibrani) origin, though some of 
them say it has a Syrian (Suriani) source, and signifies delivered, set free. The 
term Afghan is also said to have the same signification. One tradition is that the 
mother of Afghan or Afghana, on his being born exclaimed, Afghana', I am 
free/ and gave him this name; another tradition is that in the pangs of labour she 
exclaimed: Afghan, Afghan,' or 'Fighan, Fighan,' words which in the Persian 
mean woe! grief! alas! Afghan is claimed as the designation only of the 
descendants of Kais. 

The term Pathan is said to be from Pihtan, a titular appellation alleged to 
have been bestovved by Mahomed on an Afghan called Kais. 

Their origin is involved in obscurity. But several vvriters consider them 
to be descendants of one of the ten tribes of Israel; and this is an opinion of 
some Afghans themselves. A few authors consider that this nation is not of 
Jewish origin, but that those who introduced the Mahomedan religion amongst 
them were converted Jews.' 

Page 34. Among the Yusufzai, no man sees his wife till the marriage 
ceremonies are completed; and with ali the Bardurani there is great reserve 
betvveen the time when the parties are betrothed and the marriage. Some of 
them live with their future father-in-law, and earn their bread by their services, 
as Jacob did Rachel, vvithout ever seeing the object of their wishes 

Among the Afghans, as among the Jews, it is thought incumbent on the 
brother of the deceased to marry his widow, and it is a mortal affront to the 
brother for any other person to marry her \vithout his consent.' 

No. 14 

Narrative of a Mission to Bokhara, in the years 1843-1845, to 
ascertain the Fate of Colonel Stoddart and Captain Conolly, by the Rev. 
Joseph Wolff, D.D. LL.D., Vol. 1, second edition, revised (John W. Parker, 
London {1845} M.DCCC.XLV.) 



İsa Mesih Hindistan'da 



119 



Page 7. 'From various conversations with Affghauns in Khorassaun and 
elsevvhere, I learnt that some of them are proud of an origin from the children 
of Israel, but I doubt the truth of that partial tradition.' 

Page 13. 'Ali the Jews of Turkistaun assert that the Turkomauns are the 
descendants of Togarmah, one of the sons of Gömer, mentioned in Genesis x.3 

Pages 14-16. 'The Jews in Bokhara are 10,000 in number. The chief rab- 
bi assured me that Bokhara is the Habor, and Balkh the Halah, of the 2 nd Kings, 
xvii.6; but that in the reign of Ghengis Khan they lost ali their written accounts. 
At Balkh the Mussulman mullahs assured me that it was built by a son of 
Adam, that its first name had been Hanakh, and afterwards Halah, though later 
\vriters called it Balakh, or Balkh. The Jews, both of Balkh and Samarcand, 
assert that Turkistaun is the land of Nod, and Balkh where Nod "once 

stood." The tradition is an old one at Bokhara, that some of the Ten Tribes 

are in China. I tried the Jews here on various points of Scriptural interpretation, 
particularly that important one in Isaiah vii.14 — ntttjy Virgin. They translated 
it as we Christians do, and they are in total ignorance of the important 
controversy between Jews and Christians on that point. 

I obtained a passport from the King after this most interesting sojourn, 
and then crossed the Oxus, and arrived after a few days at Balkh; and from that 
city, where I also communed with the dispersed of Israel, I proceeded to 

Muzaur Some Affghauns claim a descent from Israel. According to them, 

Affghaun was the nephevv of Asaph, the son of Berachia, who built the Temple 
of Solomon. The descendants of this Affghaun, being Jews, were carried into 
Babylon by Nebuchadnezzar, from whence they were removed to the mountain 
of Ghoree, in Affghanistaun, but in the time of Muhammed turned 
Muhammedans. They exhibit a book, Majmooa Alansab, or Collection of 
Genealogies, vvritten in Persian.' 

Page 17. 'Hence I passed to Peshawr. Here I had also the singular book 
read to me of the origin of the Affghauns, the Poshtoo Book of Khan Jehaun 
Loote. The account in this book agrees with that given in the MSS., Teemur 
Nameh and Ketaub Ansabee Muhakkek Toose. I thought the general 
physiognomy not Jevvish, but I was \vonderfully struck with the resemblance 
that the Youssuf Szeye and the Khaibaree, two of their tribes, bear to the Jews. 
The Kaffre Seeah Poosh, if Affghauns, vary vvidely from the rest of their 
nation. Many travellers have thought them the descendants from Alexander's 
army, but they do not say so.' 

Page 18.1 always thought that the Kaffre Seeah Poosh were descendants 
of Israel; and some of the learned Jews of Samarcand are of my opinion.' 

Pages 19-20. 'Captain Riley, I was surprised to fınd, looked on the 
Affghauns as of Jewish descent.' 



120 



İsa Mesih Hindistan'da 



Page 58. I spent six days with the children of Rechab (Beni 

Arhab) With them were children of Israel of the tribe of Dan, who reşide 

near Terim in Hatramavvt, who expect, in common with the children of Rechab, 
the speedy arrival of the Messiah in the clouds of heaven.' 

Page 131. Tt is very remarkable that the Prophet Ezekiel, in the twenty- 
seventh chapter, fourteenth verse, gives an exact description of the trade carried 
on by the Turkomauns with the inhabitants of Bokhara, Khiva, and Khokand. 
The Prophet says: "They of the house of Togarmah (i. e. the Turkomauns) 
traded in thy fairs with horses and horsemen, and mules." The Turkomauns to 
this day, like the Swiss Guards, are mercenaries, and let themselves out for a 
few tengas a day. It is also remarkable, that I frequently heard the Turkomauns 
cali themselves Toghramah, and the Jews cali them Togarmah. 

Vievving the hosts of camels coming with merchandise from Cashmeer, 
Cabul, Khokand, Khetay, and Orenbourg, the passage of Isaiah lx.6, comes 
forcibly on the mind, where the Prophet says: "The multitude of camels shall 
cover thee, the dromedaries of Midian and Ephah; ali they from Sheba shall 
come: they shall bring gold and incense." Mentioning gold, I must not forget, 
that near Samarcand there are gold mines and turquoises.' 

Pages 236-237. 'A few words on the Chaldeans in the mountains of 
Kurdistaun. These Chaldeans, as the late lamented Dr. Grant well observed, are 
of Jevvish origin, though I cannot go so far as to affirm that they are of the Ten 
Tribes, since they do not know their own genealogy. They are now mostly 

Christians They resemble mostly the Protestants of Germany and England, 

for they have neither images nor monasteries, and their priests are married. The 
episcopal dignity, hovvever, is hereditary, as well as that of the Patriarch, and at 
the time the mother of the patriarch becomes pregnant, she abstains from 
drinking wine and eating meat; and in case that a son is born, he is the 
patriarch, and if a daughter, she is obliged to observe eternal virginity.' 

No. 15 

The Lost Tribes and the Saxons of the East and of the West, with 
new Views of Buddhism, and Translations of Rock-Records in India, by 
George Moore, M.D. (Longman, Green, Longman, and Roberts, London 
{1861} MDCCCLXI) 

Page 143. 'We are attracted at once to a country of vast importance in 
the present aspect of the East, and the more mteresting to us, as we there find a 
people who profess to be the Beni-Israel, or descendants of the Ten Tribes, 
namely, Afghanistan and the adjacent countries.' 

Pages 145-146. "The prominent reasons for thinking that certain classes 
of the people of Bokhara and Afghanistan are of Israelitish origin are these: — 
l st . Their personal resemblance to the Hebrew family. Thus Dr. Wolff, the 



İsa Mesih Hindistan'da 



121 



Jewish missionary, says: "I was \vonderfully struck with the resemblance of the 
Youssoufszye [tribe of Joseph], and the Khybere, two of their tribes, to the 
Jews." Moorcroft also says of the Khyberes, "They are tali, and of singularly 
Jewish cast of features." 2 nd . They have been named by themselves Beni-Israel, 
children of Israel, from time immemorial. 3 rd . The names of their tribes are 
Israelitish, especially that of Joseph, which includes Ephraim.and Manasseh. In 
the Book of Revelation the tribe of Joseph stands for Ephraim. (Rev. vii. 6,8.) 
In Numbers xxxvi.5, Moses speaks of Manasseh as "the tribe of the sons of 
Joseph," so that it is clear that both Manasseh and Ephraim were known by the 
name of the tribe of Joseph. 4 th . The Hebrevv names of places and persons in 
Afghanistan are of far greater frequency than can be accounted for through 
Mahometan association; and, indeed, these names existed before the Afghans 
became Mahometans. 5*. Ali accounts agree that they inhabited the mountains 
of Ghore from a very remote antiquity. It is certain that the princes of Ghore 
belonged to the Afghan tribe of Sooree, and that their dynasty was allowed to 
be of very great antiquity even in the eleventh century. "They seem early to 
have possessed the mountains of Solimaun or Solomon, comprehending ali the 
southern mountains of Afghanistan." (Elphinstone.) 6 th . Afghan is the name 
given to their nation by others, the name they give their nation is Pushtoon, and 
Drs. Carey and Marshman assert that the Pushtoon language has more Hebrevv 
roots than any other.' 

Pages 147-148. The antiquity of the name of the country Cabul, or 
Cabool, is then established; and it is also shown that some peculiar people 
known as "The Tribes," and "The Noble Tribes," dwelt there at a very remote 
period. There is, therefore, good evidence that the present inhabitants of Cabul 
may be justifıed in asserting that from the earliest period of history they and 
their ancestors have occupied Cabul, and that from time immemorial they have 
been known as "The Tribes." That is to say, Israelitish tribes, such as they now 

assume themselves to be According to Sir W. Jones, the best Persian 

authorities agree with them in their account of their origin; and resident and 
competent authorities, such as Sir John Malcolm, and the missionary Mr. 
Chamberlain, after full investigation, assure us that many of the Afghans are 
undoubtedly of the seed of Abraham.' 

No. 16 

The Works of Flavius Josephus; comprising the Antiquities of the 
Jews; a History of the Jewish Wars, 

and Life of Flavius Josephus; Written by Himself. Translated by 
William Whiston, A.M., Professor of mathematics in the University of 
Cambridge (Willoughby & Co. London 1840) 



122 



İsa Mesih Hindistan'da 



Page 223. '...the ten tribes are beyond Euphrates till now, and are an 
immense multitude, and not to be estimated by numbers.' 

No. 17 

A personal narrative of a visit to Ghuzni, Kabul, and Afghanistan, 
and of a Residence at the Court of Dost Mohamed: with Notices of Runjit 
Sing, Khiva, and the Russian Expedition, by G. T. Vigne Esq. F.G.S. 
(Whittaker 8s Co. London 1840) 

Pages 166-167. 'Moollah Khoda Dad, a person learned in the history of 
his countrymen, read to me, from the Mujma-ul-Unsab (collection of 
genealogies), the follovving short account of their origin. They say, that the 
eldest of Jacob's sons was Judah, whose eldest son was Osruk, who was the 
father of Oknur, the father of Moalib, the father of Farlai, the father of Kys, the 
father of Talut, the father of Ermiah, the father of Afghana, whence the name of 
Afghans. He was contemporary with Nebuchadnezzar, called himself Bin-i- 
Israel, and had forty sons, vvhose names there is no occasion to insert. His 
thirty-fourth descendant, in a direct line, after a period of two thousand years, 
was Kys. From Kys, who lived in the time of the prophet Mahomed, there have 
been sixty-six generations. Sulum, the eldest son of Afghana, who lived at 
Sham [Damascus], left that place, and came to Ghura Mishkon, a country near 
Herat; and his descendants gradually extended themselves över the country 
now called Afghanistan.' 

No. 18 

A Cyclopaedia of Geography Descriptive and Physical, fornıing a 
New General Gazetteer of the World and Dictionary of Pronunciation, by 
James Bryce, M.A., F.G.S. (Richard Griffin and Co. London and Glasgow 
1856) 

page 11. "The name Afghan is not used by the people themselves; they 
cali themselves Pooshtoon, and in the plural Pooshtauneh, from which, perhaps, 
comes the name Putan, or Patan, given to them in India. They trace their origin 
to Saul, King of Israel, calling themselves, Ben-i-Israel. According to Sir A. 
Burnes, their tradition is, that they were transplanted by the King of Babylon 
from the Holy Land to Ghore, lying to the N.W. of Cabool, and lived as Jews 
till A.D. 682, when they were converted to Mahometanism by an Arab chief, 
Khaled-ibn-Abdalla, who had married a daughter of an Afghan chief. No 
historical evidence has ever been adduced in support of this origin, and it is 
perhaps a mere invention, founded upon the facts mentioned in 2 Kings xviii.ll. 
However this may be, ali travellers agree that the people differ strikingly from 
the neighbouring nations; and have, among themselves, one common origin. 
They are said, by some, to resemble Jews very much in form and feature; and 



İsa Mesih Hindistan'da 



123 



they are divided into several tribes, inhabiting separate territories, and 
remaining almost unmixed.' 

No. 19 

History of Afghanistan, from the Earliest Period to the Outbreak of 
the War of 1878, by Colonel G. B. Malleson, C.S.I. (W.H. Ailen & Co. 
London, 1878) 

Page 39. I turn now to the people of Afghanistan, to the tribes who 
occupy the country, and who command the passes. The subject has been treated 
at great length by Mountstuart Elphinstone, by Ferrier — who quotes largely 
from Abdullah Khan, of Herat, — by Bellew, and by many others. 

Following Abdullah Khan and other Afghan writers, Ferrier is disposed 
to believe that the Afghans represent the lost ten tribes, and to claim for them 
descent from Saul, King of Israel. Amongst other \vriters concurring in this 
view may be mentioned the honoured name of Sir William Jones. On the other 
hand, Professor Dorn, of Kharkov, who examined the subject at length, rejects 
this theory. Mountstuart Elphinstone classes it in the same category as the 
theory of the descent of the Romans from the Trojans. The objections to Abdul- 
lah Khan's view have been recently expressed, fıttingly and forcibly, by 
Professor Dovvson, in a letter to the Times. "If," writes that gentleman, "it were 
worthy of consideration, it is stili inconsistent with the notion that the Afghans 
are descendants of the lost ten tribes. Saul was of the tribe of Benjamin, and 
that tribe was not one of the lost ten. There remains the question of feature. 
This, no doubt, has its vveight, but cannot prevail against the more important 
question of language." Professor Dovvson then proceeds to show that the 
Afghan language has no trace of Hebrew in it, and concludes by pronouncing 
the supposition that in the course of time the whole Afghan race could have 
changed their language as "too incredible." 

No. 20 

HİSTORY OF THE AFGHANS. By J. P. Ferrier, translated from 
the original unpublished manuscript by Captain William Jesse (John 
Murray, London, 1858) 

Page 1. the majority of Eastern vvriters consider them to be the 
descendants of one of the ten tribes of Israel — and this is the opinion of the 
Afghans themselves.' 

Page 4.'... the Afghans, however, think that they have evidence of their 
Jewish origin in the following tradition. When Nadir Shah, marching to the 
conquest of India, arrived at Peshawur, the chiefs of the tribe of Yoosoofzyes 
presented him with a Bible written in Hebrew, and several articles that had 



124 



İsa Mesih Hindistan'da 



been used in their ancient \vorship which they had preserved; these articles 
were at once recognised by the Jews who follovved the camp.' 

Page 6. 'Being incompetent to decide which is right, we shall adopt the 
opinion of Abdullah Khan of Herat as the one most deserving of credit, and we 
will precede it by giving his view of the manner in which the Afghans were 
brought to Afghanistan. The follovving is a translation of his manuscript: 

" Malek Thalut (Saul) king of the Jews had two sons, Afghan and 

Djalut — the first was the father of the Afghan nation and gave his name to it. 
After the reigns of David and Solomon, who succeeded Saul, anarchy divided 
the Jewish tribes, and this continued to the period at which Bouktun Nasr took 
Jerusalem, massacred 70,000 Jews, and after destroying that city led the 
surviving inhabitants captives to Babylon. Subsequently to this disaster the 
Afghan tribe, struck with terror, fled from Judea and settled in Arabia: here 
they remained some considerable time, but as pasturage and water were scarce, 
and both man and beast suffered extreme privation, some of the tribe 
determined to emigrate to Hindostân. The branch of the Abdalees continued to 
reşide in Arabia, and during the caliphat of Aboo Bekr their chiefs allied 
themselves to a povverful sheikh, by name Khaled ibn Velid, of the tribe of 

Korech at the period when the Arabs subjugated Persia the Abdalees left 

Arabia and settled in this new conquest, establishing themselves in the 
provinces of Fars and Kerman, and here they remained until Ghengis Khan 
invaded those districts. The tyrannical proceedings of this conqueror \veighed 
with such terrible effect on the population, that the Abdalees quitted Persia and, 
passing by the Mekrane, Scinde, and Mooltan, arrived in India; but the results 
of this new migration were not more fortunate, for they were scarcely settled 
here when their neighbours made war upon, and forced them to leave the plains 
and inhabit the rugged mountains of Suleiman, considered as the cradle of the 
tribe, and called by them Kooh-Khasseh. The whole Afghan nation was brought 
together by the arrival of the Abdalees in the Suleiman mountains, and then 
consisted of twenty-four tribes, of which, as it has been already observed, 
Afghan, the son of Saul, was the father: this prince had three sons, named 
Tsera-Bend, Argoutch, and Kerlen, and each of them was the father of eight 
sons, who gave their names to the twenty-four tribes. "The following is the 
manner in which they are classed: 



İsa Mesih Hindistan'da 



125 



Sons of Tsera-Bend 


Names of the Tribes 


Abdal 


Abdalees 


Yoosoof 


Yoosoofzyes 


Baboor 


Baboorees 


Wezir 


Wezirees 


Lohooan 


Lohooanees 


Beritch 


Beritchees 


Khooguian 


Khooguianees 


Chiran 


Chiranees 


Sons of Argoutch 


Names of the Tribes 


Ghildj 


Ghildj zyes 


Kauker 


Kaukerees 


Djumourian 


Djumourianees 


Storian 


Storianees 


Pen 


Penees 


Kass 


Kassees 


Takan 


Takanees 


Nassar 


Nassarees 


Sons of Kerlen 


Names of the Tribes 


Khattak 


Khattakees 


Soor 


Soorees 


Afreed 


Afreedees 


Xoor 


Tnnrpps 


Zaz 


Zazees 


Bab 


Babees 


Benguech 


Benguechees 


Lendeh-poor 


Lendeh-poorees' 


No. 21 




HISTORY OF THE AFGHANS: translated from the Persian of 



Neamet Ullah, by Bernhard Dorn, Ph.D. FOR. M.R.A.S. M.T.C., Part 1 8b 
2 (J. Murray, London, 1829) 

Part 1- page 23. 'Davud treated the two afflicted widows with the 
utmost kindness; and Heaven blessed them each with an accomplished son, 
born at the same hour; of whom the one was called Berkhia; the other, 
Ermia 

Each of them was blessed with an accomplished son. Berkhia called his 
Asif: Ermia's son was called Afghana.' Page 24. 'God blessed Asif with 
eighteen, and Afghana with forty sons; whose posterity, but more particularly 



126 



İsa Mesih Hindistan'da 



that of the latter, continued increasing in such a degree, that no tribe of the 
Israelites equalled them.' 

Page 25. ' God permitted Bokhtnasser to subjugate the territories of 

Sham, to rase Jerusalem, and vanquish the Israelites, so as to carry their 
families into captivity and slavery, and drive ali those who had faith in the Tora 

into exile; He reduced the whole of Sham to his subjection; carrying away 

the Israelites, whom he settled in the mountainous districts of Ghor, Ghazneen, 
Kabul, Candahar, Koh Firozeh,....' 

Page 37. 'Mestoufı, the author of the Tareekh Kozeida, and the author of 
the Mujmul Ansab, furnish the following records. When the lustre of 
Mohammed's charming countenance had arisen, and Khaled had been ennobled 
by embracing the Mohammedan faith, a large number of Arabs and various 
people repaired to Medina, and were induced, by the splendor of the 
Mohammedan light, to embrace Islamism. At this time, Khaled sent a letter to 
the Afghans who had been settled in the mountainous countries about Ghor 
ever since the time of the expulsion of the Israelites by Bokhtnasser, and 
informed them of the appearance of the last of the Prophets. On this letter 
reaching them, several of their chiefs departed for Medina; the mightiest of 
whom, and of the Afghan people, was Kais, whose pedigree ascends in a series 
of thirty-seven degrees to Talut of forty-five to ibrahim, and of six hundred and 
three to Adam. The author of the Mujmul Ansab traces it as follows:- Pedigree 
of Abd Ulrasheed Kais, who is known by the surname Pathan: Kais ben Isa, 
ben Salool, ben Otba, ben Naeem, ben Morra, ben Gelundur, ben Iskunder, ben 
Reman, ben Ain, ben Mehlool, ben Salem, ben Selah, ben Farood, ben Ghan, 
ben Fahlool, ben Karam, ben Amal, ben Hadifa, ben Minhal, ben Kais, ben 
Ailem, ben Ismuel, ben Harun, ben Kumrood, ben Abi, ben Zaleeb, ben Tullal, 
ben Levi, ben Amel, ben Tarej, ben Arzund, ben Mundool, ben Saleem, ben 
Afghana, ben Irmia, ben Sarool, called Melik (King) Talut, ben Kais, ben 
Otba, ' 

Page 38. 'The Prophet lavished ali sorts of blessings upon them; and 
having ascertained the name of each individual, and remarked that Kais was an 
Hebrew name, \vhereas they themselves were Arabs, he gave Kais the name 

Abd Ulrasheed their attachment to the Faith would, in strength, be like the 

wood upon which they lay the keel when constructing a ship, which wood the 
seamen cali Pathan: on this account he conferred upon Abd Ulrasheed the title 
of Pathan also 

The Prophet at length dismissed Abd Ulrasheed to return to Ghor and 
the adjacent Kohistan, there to propagate the ne w faith, and to direct the 
infidels to it.' 

Part 2- page 63 (Under word 'Suleimani'). 'Muhabbat Khan telis us, that 
they are called so by the Arabs in consequence of their belonging to the 



İsa Mesih Hindistan'da 



127 



adherents and followers of King Solomon.' Pages 63-64. 'Bani Afghanah, Bani 
Afghan; that is, Children of Asif, Israel, Afghanah, or Afghan. These names are 
mentioned by Fareed Uddeen Ahmad, in his Risalah Ansab Afaghinah, where 
we fınd the following passage: — "When, in the course of time, Bokhtnassr the 
magician, who subdued the Bani Israel and the territories of Syria, and sacked 
Jerusalem, led the Children of Israel into captivity and slavery, and carried off 
with him several tribes of this people who were attached to the Law of Moses, 
and ordered them to adore him for God, and to abandon the creed of their 
fathers, they did not consent to this: upon vvhich, he put two thousand of the 
wisest and most skilful of them to death, and ordered the rest to quit Syria and 
his dominions. Part of them, who had a chief, were led by him out of 
Bokhtnassr's dominions, and conducted to the Kohistan of Ghor, where their 
descendants settled. Their number increased daily; and people called them Bani 
Israel, Bani Asif, and Bani Afghanah." 

Page 64. 'Fareed Uddeen Ahmed, in the beginning of his discourse, says 
on this point: "Concerning the denomination, Afghan,' some have \vritten, that 
they, after their expulsion, ever bearing in mind their wonted abode, uttered 
bevvailings and lamentations Afghan), and were on that account called 
Afghan.'" See Sir J. Malcolm's History of Persia, Vol. I. p. 101, vvhere the 
same derivation of this word is mentioned.... 

Farid Uddeen Ahmed mentions, that in Standard vvorks, as in the 
Tareekh Afghani, Tareekh Ghori, and others, it is asserted that the Afghans 
were, for the greater part, Israelites, and some Copts. See also Abul Fazl, P. ii. 
p. 178: "Some Afghans consider themselves to be of Egyptian extraction; 
asserting, that when the Children of Israel returned from Jerusalem to Egypt, 
this tribe emigrated to Hindoostan." 

Page 65. 'The Afghans, according to almost ali the Oriental historians, 
believe themselves to be descended from the Jews; an opinion that was even 

adopted, or considered probable, by somemodern vvriters The use of Jevvish 

names, vvhich the Afghans employ, is undoubtedly attributable to their being 
Mussulmans 

The only proof that might be adduced in favour of their pretended 
Jevvish extraction, is the striking likeness of the Afghan features to the Jevvish; 
vvhich has been admitted, even by such as do not pay the least attention to their 
claim to a Jevvish origin. Sir John Malcolm's vvords on this subject are: 
"Although their right to this proud descent (from the Jevvs) is very doubtful, it 
is evident, from their personal appearance, and many of their usages, that they 
are a distinct race from the Persians, Tartars, and Indians; and this alone seems 
to give some credibility to a statement vvhich is contradicted by many strong 
facts, and of vvhich no direct proof has been produced. If an inference could be 
dravvn from the features of a nation resembling those of another, the 



128 



İsa Mesih Hindistan'da 



Cashmirians would certainly, by their Jewish features, prove a Jewish origin, 
which not only Bernier, but Forster, and perhaps others, have remarked." 

Pages 65-66. 'Now, although Forster does not approve of the opinion of 
Bernier, tracing the descent of the Cashmirians to the exiled Jewish tribes, yet 
he confesses, that, when among the Cashmirians, he thought himself to be 
amongst a nation of Jews.' 

No. 22 

Dictionary of Geography, Descriptive, Physical, Statistical, And 
Historical, Forming a Complete General Gazetteer of the World, By Alex. 
Keith Johnston, F.R.S.E., F.R.G.S., F.G.S., Second Edition, thoroughly 
revised and corrected (Longman, Brown, Green, and Longmans, London 
{1855} MDCCLV) 

Page 250 (Under word 'Cashmere'): "The natives are of a tali robust 
frame of body, with manly features — the women full-formed and 
handsome, with aquiline nose and features, resembling the Jewish.'